Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 72

Tahtın Gölgesi

Aetherium boyutunun o yerçekiminden bağımsız, zamanın ve mekânın birbirine karıştığı dondurucu boşluğunda, Aethelgard’ın gölge çeliği donanması akıl almaz bir sessizlikle ilerliyordu. Bir zamanlar okyanusların hırçın dalgalarını yaran ve devasa simya reaktörlerinin sağır edici kükremesiyle çalışan bu siyah metal canavarlar, artık evrenin bambaşka bir yasasına boyun eğmişti. Vexia’nın, düşman kalyonlarından elde ettiği o mavi Aetherium kristalleriyle yaptığı modifikasyon sayesinde, gemilerin motorları tamamen kapatılmıştı. Bunun yerine, kristallerin içsel titreşim frekansları uzayın dokusunu hafifçe büküyor ve gemileri hiçbir mekanik itki gücüne ihtiyaç duymadan, yıldız tozlarının arasında süzülen birer hayalet gibi ileriye taşıyordu.

Amiral gemisi Siyah Taht’ın en üst güvertesinde, Kaelen Vane, o simsiyah ve pürüzsüz Çevre Zırhı'nın içinde dimdik duruyordu. Kaskının vizöründen dışarıdaki o devasa, sarmal gaz bulutsularını ve uzaktaki parçalanmış yıldız kümelerini izlerken, zihnindeki Hegemonya Arayüzü sürekli olarak yeni veriler işliyor, bu yabancı evrenin haritasını altın renkli çizgilerle zihnine kazıyordu. Kaelen için bu boşluk, korkulacak bir bilinmezlik değil, sadece fethi henüz tamamlanmamış devasa bir matematiksel plandı.

Onun hemen sağında, zırhının içindeki simyasal sensörleri kontrol eden Vexia duruyordu. Gözlerinde, bir bilim insanının evrenin en büyük sırlarına dokunmasının verdiği o tarifsiz, vahşi haz parlıyordu.

"Bu kristallerin enerji verimliliği bizim fiziksel dünyamızın kurallarını tamamen altüst ediyor, İmparatorum," dedi Vexia, sesindeki heyecanı bastırmaya çalışarak. "Sıradan bir yakıt gibi tükenmiyorlar. İçlerindeki enerji, Aetherium'un o kaotik boşluğundan sürekli olarak besleniyor. Gemilerimiz bu titreşim ağına bağlı kaldığı sürece, menzilimiz fiilen sonsuz. Evrenin en uzak köşesine bile tek bir mana kristali harcamadan ulaşabiliriz."

Kaelen, bakışlarını okyanus gibi uçsuz bucaksız olan uzaydan ayırmadan başını hafifçe salladı. "Sonsuz enerji, sadece onu yönetecek kusursuz bir iradeniz varsa işe yarar. Düşmanlarımız da bu enerjiye sahipti ama o kibri taşıyacak stratejik bir derinlikleri yoktu. Aetherium'un tanrıları, kendi silahlarının onlara karşı kullanılabileceğini hiç düşünmemişlerdi."

Gölgelerin içinden, zırhının üzerindeki Gümüş Öz kaplaması uzayın loş ışığında hafifçe parlayan Elara süzülerek geldi. Aetherium'un her yönden gelen tuhaf, kırılgan ışıkları onun gölge manipülasyonu yeteneğini zorluyordu ancak Elara, kendi bedeninin etrafında oluşturduğu o mikro karanlık alanlarla bu sorunu çoktan aşmıştı.

"Lordum," dedi Elara, hançerlerinden birinin kabzasını ritmik bir şekilde sıkarak. "Radar ağımız ileride devasa bir anomali tespit etti. Bu, daha önce yok ettiğimiz o kristal donanma gibi fiziksel bir kütle değil. Uzayın dokusunda devasa bir yırtık gibi duruyor. Tüm o dönen yıldız bulutsuları ve astral enerjiler, o noktanın etrafında bir girdap oluşturuyor. İstihbaratım beni yanıltmıyorsa, bu bir 'Astral Düğüm'. Zol-Tarak ve diğer kadim kristal zihinlerin, fiziksel bedenleri olmadan birbirleriyle iletişim kurdukları o devasa telepatik ağın bizzat merkezi."

Kaelen’in gözlerindeki o dondurucu, kozmik boşluk bir anlığına parıldadı. Aetherium’un sıradan askerleriyle veya kalyonlarıyla savaşmak sadece bir zaman kaybıydı. Eğer bir evreni tamamen dize getirmek istiyorsanız, o evrenin beynine, onu yöneten o sinir ağına kılıcınızı saplamanız gerekirdi.

"Rotayı doğrudan o Astral Düğüm'e çevirin," diye emretti Kaelen, sesi iletişim rünleri üzerinden tüm donanmaya yayılırken. "Eğer Aetherium'un tanrıları zihinlerinin bu kadar erişilmez olduğunu düşünüyorsa, onlara Hegemonya'nın sadece toprağı değil, düşünceyi de fethedebileceğini göstereceğiz. Zihin kalkanlarınızı en üst seviyeye getirin. O düğümün içine girdiğimizde, karşımızda kılıç sallayan askerler değil, doğrudan deliliğin kendisini bulacağız."

Kaelen'in bu dondurucu ve sarsılmaz kararlılığı, filonun hızını artırarak o devasa, dönen astral girdaba doğru dalışa geçmesini sağlarken; boyutların çok ötesinde, Aethelgard kıtasının merkezinde tamamen farklı, sessiz ve kusursuz bir işgal yaşanıyordu.

Başkent sarayının o devasa, yüksek tavanlı konsey odasında, İmparatorluk Baş Danışmanı Lirael, Kaelen'in yokluğunda onun tahtının hemen yanındaki o geniş masanın başında oturuyordu. Üzerindeki o sade, gri üniforma, taşıdığı gücün yanında adeta bir tezat oluşturuyordu. Odanın içinde, Zefir'den gelen rüzgar bilginleri, Lumina'nın Siren elçileri, Karak-Gath'ın cüce mühendisleri ve Kızıl Çöller'in eski sınır komutanı Amun bulunuyordu. Aethelgard'ın tüm bu farklı ve asırlardır birbiriyle savaşan ırkları, Lirael'in o dondurucu ve rasyonel yönetimi altında bir araya gelmişti.

"Kızıl Çöller'den gelen obsidyen sevkiyatında yüzde üçlük bir gecikme yaşanmış, Komutan Amun," dedi Lirael, gözlerini önündeki parşömenden ayırmadan. Sesi, Kaelen'in o duygusuz, saf mantığa dayalı tonunun adeta bir yansımasıydı. "Güneydeki kum fırtınaları doğal bir etkendir, ancak Zefir'in rüzgar gemileri bu fırtınaların üzerinde uçabilecek aerodinamik rünlere sahip. Kargo aktarımını neden sınır karakolunda devretmek yerine, fırtınanın içine soktunuz?"

Amun, bu genç kadının karşısında istemsizce yutkundu. Lirael'in zihni, en ufak bir israfı bile affetmeyecek kadar keskin ve acımasızdı. "Fırtına aniden yön değiştirdi, Baş Danışman. Rüzgar gemilerinin pervaneleri kum doldu. Ancak gecikmeyi telafi etmek için işçilerin vardiyasını artırdık."

Lirael, elindeki tüy kalemi yavaşça masaya bıraktı. "Vardiyaları artırmak, işçilerin fiziksel kondisyonunu düşürür ve uzun vadede verimliliği daha da baltalar. Hataları daha büyük hatalarla örtmeyin, Komutan. Rüzgar gemilerinin bakımını Zefir bilginlerine devredin ve çöl rotasındaki sevkiyatları yeraltı su kanallarına paralel olarak inşa ettiğimiz gölge çeliği tünellere kaydırın. İmparatorumuzun nizamında doğanın sürprizlerine yer yoktur; sadece öngörülememiş denklemler vardır. Ve ben, denklemlerin çözümsüz kalmasına tahammül etmem."

Odadaki tüm elçiler ve komutanlar, Lirael'in bu kusursuz ve tartışılmaz otoritesi karşısında saygıyla başlarını eğdiler. Toplantı sona erdiğinde ve herkes odadan çıktığında, Lirael o devasa masanın başında tek başına kaldı.

Gözlerini yavaşça Kaelen'in o devasa, boş siyah basalt tahtına çevirdi.

Moirai Tarikatı'nın asırlık planı, hayal ettiklerinden bile daha hızlı ve pürüzsüz işliyordu. Lirael, Kaelen'in imparatorluğunu içeriden çürütmüyordu; aksine, onu o kadar mükemmel, o kadar hatasız bir şekilde yönetiyordu ki, bu devasa sistem artık tamamen onun ellerine, onun lojistik ve idari ağına bağımlı hale gelmişti. Kaelen Vane, evrenin ötesindeki o kaotik tanrılarla savaşırken, arkasında bıraktığı dünya tamamen Moirai'nin bu görünmez kız kardeşinin nefesine teslim olmuştu.

"Sen gökyüzünün yıldızlarını eziyorsun, Yüce İmparator," diye fısıldadı Lirael, kendi kendine. Yüzünde, kimsenin göremediği o sinsi, karanlık ve zafer dolu tebessüm belirdi. "Ama bastığın o sağlam toprağın altını, ben kendi ellerimle oyuyorum. Sen en güçlü olduğunu sandığın o gün, bu taht sana değil, kendi kanımıza ait olacak."

Lirael'in bu sessiz fısıltısı, binlerce fersah ötede, Gümüş Pus Adası'nın o karanlık ve sıcak mahzeninde adeta bir yankı buldu.

Yüce Ana Morgana, mermer zeminlerin üzerinde kendi ağırlığıyla sıvılaştığı o yoğun, kozmik anomalinin merkezinde duran Aethos'u izliyordu. Genç çocuk, ellerini havaya kaldırmış, etrafındaki havayı sadece iradesiyle plazmaya dönüştürerek oynuyordu. Onun gözlerindeki o dipsiz güneş fırtınaları ve Aetherium'un mor karanlığı, her geçen gün daha da istikrarsız, daha da yıkıcı bir hale geliyordu.

"Onun zihni, Kaelen'in o soğuk kalkanlarını bile parçalayacak," dedi Seraphina, kendi oğluna bakarken hissettiği o derin korkuyu bastırmaya çalışarak. "Ancak Yüce Ana, bu güç bizim adımızı da yok edebilir. Aethos, kontrol edilmekten nefret ediyor. Dün, tapınağın dışındaki gümüş ormanı sadece sıkıldığı için küle çevirdi."

Morgana, asasını yere sertçe vurarak Seraphina'ya döndü. "Ona kilit vurmaya çalışma. Kaosun zincirlere tahammülü yoktur. Kaelen'in nizamı nasıl her şeyi kontrol altına almak istiyorsa, Aethos da o kontrolü parçalamak için var. Onun bu yıkıcı öfkesini besle. Kaelen Vane, Aetherium'un o Astral Düğüm'üne ulaştığında, bizim kozmik varisimiz de kendi uyanışını tamamlamış olacak. İki evrenin kaderi, mantık ile deliliğin o nihai çarpışmasında yazılacak."

Aethos, yavaşça başını çevirip Morgana'ya ve annesine baktı. Dudaklarında o iğrenç, kan donduran ve masumiyetten tamamen arınmış kozmik gülümseme vardı. O, bir imparatorluk istemiyordu. O, sadece Kaelen'in yarattığı o mükemmel, sessiz ve kusursuz dünyanın nasıl çığlık atarak yandığını görmek istiyordu.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap