Bölüm 71
Sessizlik
Aetherium boyutunun o dipsiz, yerçekiminden bağımsız ve kaotik uzayında, devasa kristal donanmanın çöküşünden geriye kalan manzara, bir zaferden çok, dondurucu bir sessizlik tablosunu andırıyordu. Mavi ve mor renkli, binlerce ton ağırlığındaki parçalanmış kristal kalyon enkazları, uzayın o karanlık boşluğunda kendi etraflarında yavaşça dönerek süzülüyordu. Kaelen Vane’in tek bir zekice manevrası ve ardından gelen o mutlak kozmik mühür, bu evrenin en gururlu ordusunu saniyeler içinde bir harabeye çevirmişti.
Kulenin en üst katındaki gözetleme güvertesinde, Kaelen ellerini arkasında birleştirmiş, bu devasa enkaz tarlasını izliyordu. Onun için bu parçalanmış gemiler birer zafer anıtı değil, imparatorluğunun daha da büyümesi için hasat edilmeyi bekleyen işlenmemiş birer hammadde deposuydu. Eski dünyanın kralları zafer kazandıklarında şölenler düzenler, şaraplar içer ve rehavete kapılırlardı. Ancak Kaelen'in nizamında durmak veya kutlama yapmak gibi kavramlara yer yoktu. Bir savaş bittiği an, o savaşın ganimetlerinin derhal bir sonraki savaşın lojistiğine dönüştürülmesi gerekirdi.
Odanın ağır metal kapısı sessizce açıldı. Vexia, üzerinde hala uzay yürüyüşünden kalma koyu gri yalıtımlı zırhıyla içeri girdi. Zırhının yüzeyi, dışarıdaki o zehirli gaz bulutlarının bıraktığı ince, asidik bir tabakayla kaplıydı ancak yüzündeki ifade, yorgunluktan ziyade saf bir bilimsel aydınlanmanın ateşini taşıyordu.
"İmparatorum," dedi Vexia, elindeki kurşun kaplamalı bir muhafaza kutusunu Kaelen'in önündeki masaya bırakarak. "Dışarıdaki o devasa gemi enkazlarından ilk örnekleri topladık. Bu kristaller, sıradan birer maden değil. Onlar, Aetherium'un o kaotik enerjisini doğrudan kendi içlerinde depolayan, organik birer batarya gibi çalışıyorlar. Düşman, bu gemileri hareket ettirmek için herhangi bir yakıt yakmıyordu; kristallerin kendi içsel titreşimleri, uzayın dokusunu iterek onlara ivme kazandırıyordu."
Kaelen, kutunun içindeki o hafifçe parlayan mavi kristal parçasına baktı. Hiçbir karmaşık formüle veya denkleme sığınmadan, sadece mantığın o keskin diliyle sordu: "Eğer bu kristaller enerjiyi kendi içlerinde depolayıp bir itki kuvvetine dönüştürebiliyorsa, bizim gölge çeliği gemilerimizin motorlarına entegre edilebilirler mi?"
Vexia'nın gözleri heyecanla parladı. "Eğer bu kristallerin titreşim frekansını, bizim simyasal reaktörlerimizin soğutma döngüsüyle senkronize edebilirsek, evet. Gemilerimiz artık sadece okyanuslarda veya gökyüzünde değil, bu boyutun o yerçekimsiz boşluğunda bile hiçbir yakıt harcamadan, doğrudan uzayın kendisini bükerek ilerleyebilir. Ancak bu enkazı Aethelgard'a, dökümhanelerimize taşımak muazzam bir enerji ve zaman gerektirecek."
Tam bu noktada, odanın gölgelerinden her zamanki gibi sessiz ve zamanlaması kusursuz bir şekilde Lirael belirdi. İmparatorluk Baş Danışmanı, elindeki lojistik dağıtım parşömenleriyle masaya yaklaştı. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu; o, sadece sorunun değil, çözümün de ta kendisiydi.
"Zaman ve enerji kaybetmemize gerek yok, Vexia Hanım," dedi Lirael, sesi odadaki o dondurucu atmosfere mükemmel bir uyum sağlayarak. "Enkazı tek tek taşımak yerine, uzayın kendi boşluğunu kullanabiliriz. Düşman gemilerinin patlamasından geriye kalan o küçük yerçekimi kuyularının merkezine, Zefir bilginlerinin hazırladığı çekim rünlerini yerleştirdim. Bu rünler, devasa kristal parçalarını görünmez bir ağ gibi birbirine bağlayacak. Ardından, boyut kapımızın Aethelgard tarafındaki girişinde devasa bir vakum odası oluşturacağız. Kristaller, hiçbir motor veya gemi kullanılmadan, okyanus akıntısına kapılmış bir yaprak gibi, kendi ağırlıklarıyla boyut kapısından emilerek doğrudan Başkent'in dökümhanelerine düşecek. Sıfır enerji sarfiyatı, mutlak verimlilik."
Kaelen, Lirael'in bu açıklaması karşısında hafifçe başını salladı. Bu kızın zihni, Kaelen'in kendi düşünce yapısının adeta bir yankısı gibiydi. Bir sorunu çözmek için yeni bir güç harcamıyor, var olan güçleri birbirine çarptırarak kendi lehine bir döngü yaratıyordu.
"Lojistik ağını hemen aktifleştir," diye emretti Kaelen. "Aetherium'un kalıntıları, benim donanmamın yeni zırhları olacak. Bu evreni, kendi kemikleriyle fethedeceğiz."
Bu devasa ve kusursuz makine Aetherium'un soğuk boşluğunda tıkır tıkır işlerken, boyutların ötesinde, Aethelgard'ın o en gizli, en fırtınalı noktasında yer alan Gümüş Pus Adası'nda tamamen farklı, organik ve dehşet verici bir gelişim yaşanıyordu.
Moirai Tarikatı'nın o beyaz mermerden yapılmış, gümüş tütsülerin yandığı kadim tapınağının en derin mahzeninde, sıcaklık ve basınç, normal bir insanın anında ciğerlerini patlatacak bir seviyedeydi. Odanın tam merkezinde, siyah basalt taşların üzerinde bağdaş kurmuş bir halde duran Aethos, artık o bebek görünümünden tamamen çıkmış, yirmi yaşlarında, uzun boylu, mermer tenli bir gence dönüşmüştü.
Ancak Aethos'un bedeni, bir ölümlünün sınırlarına hapsolmuş kozmik bir hapishaneyi andırıyordu. Çıplak göğsünde, Firavun Setekh'in o güneş rünleri artık altın renginde değil, Aetherium'un zehriyle harmanlanmış koyu, hastalıklı bir mor renkte nabız gibi atıyordu. Gözlerinin yerinde yanan o dipsiz güneş fırtınaları, etrafındaki boşluğa baktığında bile uzayın dokusunu hafifçe titretiyor, mermer zemini olduğu yerde eritiyordu.
Yüce Ana Morgana, etrafındaki koruma rünlerinin arkasından bu kusursuz yıkım silahını izlerken, dudaklarında asırlık, sinsi bir tebessüm vardı. Onun hemen arkasında duran Seraphina ise, kendi rahminden çıkan bu varlığa bakarken, içgüdüsel bir anne şefkatinden ziyade, kontrol edilemez bir dehşet hissediyordu.
Aethos, yavaşça ayağa kalktı. Odanın içindeki yerçekimi, onun hareketiyle birlikte aniden ağırlaştı ve mahzenin duvarlarındaki meşaleler saniyeler içinde sönüp, mor bir alevle yeniden harladı.
"Zihnimin içinde çok fazla ses var, Yüce Ana," dedi Aethos. Sesi, sanki aynı anda hem bir çöl fırtınasının kükremesini hem de uzayın o dondurucu, boğuk fısıltısını barındırıyordu. "Aetherium'un o kristal zihinleri, Zol-Tarak ve diğerleri... Hepsi benimle konuşuyor. Kaelen Vane'in onların donanmasını nasıl un ufak ettiğini, kendi enerjilerini onlara karşı nasıl kullandığını anlatıyorlar. Korkuyorlar."
Morgana, yavaşça Aethos'a doğru yaklaştı. "Onlar korkabilir, çocuğum. Çünkü onlar eski, hantal ve sadece kendi boyutlarına sıkışmış varlıklar. Oysa sen, iki evrenin sentezisin. Kaelen Vane, çelikten duvarlar örebilir, zihinleri koruyan gümüş kalkanlar yapabilir. Ama sen, onun o kusursuz denklemlerini içten içe yakacak olan kaossun."
Aethos, elini yavaşça havaya kaldırdı. Mahzenin duvarında asılı duran ve gölge çeliğinden dövülmüş kalın bir zincir, Aethos'un hiçbir büyü sözcüğü söylemeden, sadece iradesini odaklamasıyla önce kıpkırmızı oldu, ardından sıvı bir magma gibi eriyerek yere damladı.
"O, mantığa ve nizamına güveniyor," diye fısıldadı Aethos, eriyen çeliği izlerken dudaklarında beliren o zalim, kozmik tebessümle. "Onun orduları, onun o yenilmez sandığı zırhları benim ateşim karşısında birer kağıt parçası gibi yanacak. Ama onu ordularıyla savaşarak yok etmeyeceğim. Onu, kendi tahtında, en güvendiği insanların arasında, hiçbir rasyonel açıklama bulamayacağı bir çaresizliğin içinde boğacağım."
"Sabırlı ol," dedi Morgana, elini uyarıcı bir şekilde kaldırarak. "Lirael, kuzeyde onun aklını uyuşturmaya devam ediyor. Kaelen, tüm dikkatini Aetherium'a vermiş durumda. O, kendi kibrinin zirvesine ulaştığında, evrenin geri kalanını fethettiğini sandığı o en gafil anında, sen onun karşısına çıkacaksın. Moirai'nin avı aceleye gelmez."
Aynı gecenin ilerleyen saatlerinde, Aetherium'daki o devasa siyah kulede Kaelen, İç Saray üyelerini geniş komuta odasında topladı.
Masanın üzerinde, Aetherium'un henüz haritalandırılmamış, devasa karanlık bölgelerini gösteren projeksiyonlar dönüyordu. Kaelen'in gözlerindeki o dondurucu kararlılık, bir saniye bile sarsılmamıştı. İlk donanmanın yok edilmesi sadece bir kapı çarpmasıydı; asıl savaş şimdi başlıyordu.
"Kristal donanmanın yok edilmesi, Zol-Tarak'ın ve diğer kadim zihinlerin dikkatini tamamen bizim üzerimize çekti," dedi Kaelen, masanın etrafındaki Vexia, Lyra, Elara ve Lirael'e bakarak. "Artık bize karşı sadece gemilerle değil, doğrudan bu boyutun o kaotik enerjisini yönlendirerek saldıracaklar. İlerleyişimiz durmayacak, ancak arkamızı tamamen güvenceye almalıyız."
Kaelen, bakışlarını Lirael'e çevirdi. "Lirael. Aetherium'daki lojistik ağımız kusursuz işliyor. Ancak Aethelgard'daki kıtasal dengeler, ordunun büyük bir kısmı buradayken sarsılabilir. Obsidyen Körfezi'ndeki tersanelerin, Bozkır klanlarının ve yeni entegre edilen çöl şehirlerinin kontrolü için, senin doğrudan Başkent'e dönmeni emrediyorum. Benim yokluğumda, imparatorluğun kalbi senin idari aklına emanet."
Bu emir, odadaki diğer kadınların içinde hafif bir şaşkınlık yarattı. Kaelen, en kritik sivil otoriteyi tamamen Lirael'e devrediyordu.
Lirael, yerinden bile kıpırdamadan, o her zamanki profesyonel ve duygusuz maskesiyle başını derince eğdi. "Emriniz, Aethelgard'ın tek gerçeğidir, İmparatorum. Siz Aetherium'u fethederken, arkanızdaki dünya tam bıraktığınız nizamda, kusursuz bir şekilde dönmeye devam edecektir."
Lirael, dışarıdan bakıldığında sadece görevine sadık bir bürokrat gibi görünüyordu. Ancak kalbinde, Moirai Tarikatı'nın o asırlık, devasa zafer çanları çalıyordu. Kaelen Vane, onu kendi elleriyle imparatorluğun tam merkezine, Başkent'in taht odasına yerleştirmişti. Kaelen evrenleri fethederken, Lirael onun sarayının kapılarını içeriden, o genetik ve sinsi planlar için tamamen ardına kadar açacaktı.
Aetherium'un o dondurucu ve yıldızlarla dolu boşluğunda, Kaelen bir kez daha bilinmeze doğru yürüyüşe hazırlanırken, kendi evindeki gölgeler, hayatındaki en büyük, en rasyonel hatanın bedelini ödetmek için sessizce büyümeye başlamıştı bile. Zaman, artık sadece fetihler için değil, ihanet için de kusursuz bir şekilde akıyordu.
Bu bölüme tepkin neydi?





