Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 70

Kaosun Oğlu

Aetherium boyutunun o dipsiz, yerçekiminden bağımsız ve kaotik uzayında zaman, Aethelgard'daki gibi güneşin doğuşu veya batışıyla değil, sadece enerji fırtınalarının gelgitleriyle ölçülürdü. Kaelen Vane’in ele geçirip bir Aethelgard karakoluna dönüştürdüğü o devasa siyah basalt kule, bu mor ve altın sarısı yıldız denizinin ortasında, etrafına sarsılmaz bir nizam aurası yayan tek ve mutlak bir ada gibi duruyordu.

Kulenin en üst katındaki komuta merkezinde, sessizlik sadece Vexia'nın tasarladığı devasa radar ekranlarından gelen düşük frekanslı, ritmik sinyal sesleriyle bozuluyordu. Lirael'in o muazzam zekasıyla kurduğu kapalı döngü sistemi kusursuz bir şekilde işliyordu; kulenin dış cephesindeki emiciler, Aetherium'un o zehirli ve ağır gaz bulutlarını vakumluyor, içerideki okyanus yosunu filtrelerinden geçirerek doğrudan kulenin reaktörüne bedava ve sınırsız bir yakıt olarak pompalıyordu. Bu, düşmanın nefesini kullanarak düşmana karşı bir kale inşa etmenin en saf, en rasyonel haliydi.

Ancak bu sessizlik, Aetherium'un tanrılarının pes ettiği anlamına gelmiyordu. Aksine, fırtına öncesindeki o en tehlikeli, en dondurucu sessizlikti bu.

Kaelen, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde devasa gözetleme camının önünde duruyordu. Gözleri, ufukta dönen devasa bir mor bulutsunun merkezine kilitlenmişti. Odanın diğer tarafındaki Lirael, elindeki lojistik ve strateji parşömenlerini bırakıp hızla ana konsola yaklaştı. Parmakları rünlerin üzerinde bir piyanist gibi kusursuzca dans etti.

"İmparatorum," dedi Lirael, sesi odanın sessizliğini kesen ama zerre kadar panik barındırmayan bir netlikle yankılandı. "Radar ağımız, güneydoğu vektöründen devasa bir kütle çekim anomalisi tespit etti. Bu, rastgele bir astral fırtına veya vahşi yaratık sürüsü değil. Uzayın dokusu, belirli bir geometrik düzende bükülüyor. Yüzlerce, belki de binlerce devasa kütle, kendi mikro yerçekimi alanlarını yaratarak inanılmaz bir hızla bize doğru yaklaşıyor."

Vexia hemen Lirael'in yanına geçip verileri okudu. Gözleri vizörünün ardında şaşkınlıkla irileşti. "Bunlar gemi... Kristal zihinlerin sadece zihinsel saldırılar yaptığını veya ilkel yaratıkları üzerimize saldığını sanıyorduk. Ama bunlar, doğrudan Aetherium'un kendi madenlerinden oyulmuş, devasa astral savaş gemileri!"

Kaelen'in yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir korku belirdi. Düşmanlarının sadece zihinsel fısıltılarla yetinmeyecek kadar kadim ve organize bir güç olduğunu zaten hesaplamıştı. "Zol-Tarak ve onun kristal konseyi, bizim bu kulede bir avuç keşif ekibi olmadığımızı anladı," dedi Kaelen, sesi dondurucu bir kesinlikle. "Onlar, kendi evrenlerine dikilmiş bu sancağı doğrudan bir askeri operasyonla sökmeye geliyorlar. Askerleri savaş düzenine sokun."

Dışarıdaki o devasa mor bulutsu, aniden ortadan ikiye yarıldı. İçinden, her biri Aethelgard'daki bir dağ büyüklüğünde olan, saf, yarı saydam mavi kristallerden yontulmuş devasa savaş kalyonları süzülerek çıkmaya başladı. Gemilerin yelkenleri veya motorları yoktu; onlar, uzayın dokusunu büken devasa enerji çekirdekleriyle ilerliyor, etraflarında yerçekimini ezen görünmez dalgalar yaratıyorlardı. Binlerce kristal geminin oluşturduğu bu devasa armada, Kaelen'in o tek ve yalnız kulesine doğru mutlak bir yıkım fırtınası gibi yaklaşıyordu.

"Düşman filosu, kendi etraflarında oluşturdukları yerçekimi kuyularını kullanarak hızlanıyorlar," diye analiz etti Lirael, gözlerini ekrandan bir saniye bile ayırmadan. Zihni, karşısındaki bu devasa tehdidi anında matematiksel bir zafiyete dönüştürüyordu. "Eğer gölge alevi bataryalarımızı doğrudan gemilerin gövdelerine değil de, onların önünde oluşturdukları o yerçekimi kuyularının tam merkezine ateşlersek, kendi ivmeleri bizim patlayıcılarımızı doğrudan gemilerin çekirdeğine doğru içine çekecektir. Kendi hızlarını kendi ölümlerine dönüştürebiliriz."

Kaelen, Lirael'in bu kusursuz ve anlık stratejik dehasına baktı. Bu kızın zihni, Kaelen'in savaş felsefesinin adeta ete kemiğe bürünmüş haliydi: Düşmanın gücünü, düşmanın kendi boğazına sarmak. "Atış koordinatlarını Lirael'in belirlediği yerçekimi kuyularına göre kalibre edin," diye emretti Kaelen.

Kulenin dış cephesindeki ağır gölge çeliği zırh plakaları büyük bir mekanik gürültüyle açıldı ve Vexia'nın tasarladığı o devasa gölge alevi topları uzayın boşluğuna doğru uzandı.

Aetherium'un kristal donanması, menzile girdiği an ilk saldırıyı başlattı. Gemilerin pruvalarından, uzayı yırtan ve gerçeğin dokusunu silmeye programlanmış kör edici beyaz plazma ışınları fırlatıldı. Ancak kulenin etrafındaki gölge çeliği kalkanlar ve Lyra'nın yetiştirdiği o doğa rünleri, bu yıkıcı enerjiyi emip kendi içinde sönümleyerek karakolu sarsılmaz bir dağ gibi korudu.

"Ateş!" diye emretti Kaelen.

Kulenin bataryaları sarsıcı bir kükremeyle ateşlendi. Aetherium'un o ağır ve zehirli atmosferinde bile kusursuzca ilerleyen mor ve siyah enerji küreleri, doğrudan kristal gemilerin önündeki boşluğa fırlatıldı. Lirael'in hesapladığı gibi, düşman gemilerinin kendi hızlarını artırmak için yarattıkları o yerçekimi kuyuları, bu gölge alevi şarapnellerini devasa bir vakum gibi içlerine çekti.

Patlamalar, gemilerin dış zırhında değil, doğrudan o devasa kristal çekirdeklerin tam kalbinde yaşandı.

Uzayın sessizliğinde, kulakları sağır eden bir yıkım senfonisi koptu. Mavi kristalden yapılma o devasa kalyonlar, içten dışa doğru patlayarak devasa birer supernova gibi parladı. Şarapneller ve erimiş plazma dalgaları, birbirine çok yakın uçan diğer düşman gemilerine de çarparak zincirleme bir reaksiyon başlattı. Aetherium'un o yenilmez sanılan armada formasyonu, sadece birkaç saniye içinde bir harabeye, paramparça olmuş bir cam tarlasına dönüştü.

Kaelen, ellerini arkasında birleştirmiş, bu devasa kıyımı en ufak bir duygu belirtisi göstermeden izliyordu. Düşmanın kendi ağırlığı ve kendi hızı, Lirael'in o dondurucu matematiği sayesinde onların sonu olmuştu.

"Düşman formasyonu tamamen çöktü," dedi Lirael, sesinde hiçbir zafer çığlığı veya kibir olmadan, sadece görevi tamamlamış olmanın o pürüzsüz profesyonelliğiyle. "Kalan gemiler, yerçekimi kuyularını kapatıp geri çekilmeye çalışıyorlar."

"Benim sınırlarımda geri çekilmek yoktur," dedi Kaelen, gözlerindeki o dipsiz boşluk yeniden parıldarken.

Kaelen, sağ elini kaldırdı ve sisteminin o muazzam, sınır tanımayan gücünü serbest bıraktı. Binlerce Mutlak Otorite Puanı saniyeler içinde harcanırken, Kaelen'in iradesi doğrudan Aetherium'un o parçalanmış uzay dokusuna müdahale etti. "Kozmik Mühür. Alan Kilidi."

Kaçmaya çalışan kristal gemilerin etrafındaki yüzlerce kilometrelik uzay alanı, görünmez ve devasa altın zincirlerle anında mühürlendi. Düşman gemileri, görünmez bir duvara çarpmış gibi havada donakaldılar. Kaelen, avucunu yavaşça kapattığında, o mühürlü alanın içindeki yerçekimi ve kozmik basınç, normalin binlerce katına fırladı. Kalan tüm düşman filosu, devasa bir presin altında kalmış gibi çatırdadı ve kendi içlerine çökerek yoğunlaştırılmış, küçük birer toz bulutuna dönüşüp sonsuzlukta kayboldular.

Savaş bitmişti. Aethelgard'ın o küçük, çelik karakolu, Aetherium'un en asil ve devasa donanmasını kelimenin tam anlamıyla ezmişti.

Kaelen, kollarını indirirken Lirael'e doğru döndü. O dondurucu gözlerinde, ilk kez sadece bir lidere değil, gerçek bir stratejik ortağa duyulan o ağır takdir vardı. "Lojistik bilginin ötesine geçtin, Lirael. Sen sadece orduları beslemiyorsun, onların zekası oluyorsun. Bu imparatorluk, benim kılıcım kadar senin aklının üzerinde de yükseliyor."

Lirael, başını derince eğdi. Kalbindeki o sinsi Moirai zaferi, artık zirve noktasına ulaşmıştı. Kaelen Vane, ona sadece güvenmiyor; onu kendi yenilmezliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu. Görünmez ip, Kaelen'in boğazına tamamen dolanmıştı.

Aynı saatlerde, Aethelgard'ın algı sınırlarının çok ötesinde, okyanusun en karanlık noktasındaki Gümüş Pus Adası'nda, Moirai Tarikatı'nın o beyaz mermer tapınağında bambaşka bir dehşet yaşanıyordu.

Tapınağın mahzenindeki o devasa gümüş havuzun etrafı, yoğun bir ısı ve kaotik bir mor enerjiyle dolup taşıyordu. Odanın merkezinde, doğalı henüz aylar bile olmamışken fiziksel görünümü on beş yaşlarındaki bir genci andıran Aethos duruyordu. Çocuğun mermer beyazı teninin altından akan o altın ve mor alevler, artık damarlarına sığmıyordu.

Seraphina, kendi kanından doğan bu varlığın karşısında diz çökmüş, korkudan titriyordu. Aethos'un gözbebeklerinin yerinde yanan o dipsiz güneş ve Aetherium fırtınası, etrafındaki her şeye mutlak bir kibir ve nefretle bakıyordu.

Aethos, elini mahzenin duvarındaki o kadim ve kırılmaz gölge çeliği zincirlerden birine doğru uzattı. Kaelen'in imparatorluğunu koruyan, o devasa basınca ve yıkıma dayanan gölge çeliği... Aethos'un o kaotik enerjisi çeliğe temas ettiği an, metal saniyeler içinde kızardı, eridi ve yapısını tamamen kaybederek küle dönüştü. Aethos, sadece büyüyü değil, Kaelen'in o çok güvendiği fiziksel kanunları bile kendi iradesiyle parçalayabiliyordu.

"Görüyor musunuz, Yüce Ana?" diye fısıldadı Aethos, sesi hem Firavun Setekh'in o gürleyen kibrini hem de Aetherium'un o binlerce galaksilik fısıltısını aynı anda barındırarak. "Kuzeyin o sahte imparatoru, benim asıl soyumun geldiği o boyutu kilitliyor. Kendini yenilmez bir tanrı sanıyor. Oysa evini, kendi yatağını tamamen savunmasız bıraktı."

Yüce Ana Morgana, Aethos'un yaydığı bu korkunç ve kontrolsüz güç karşısında asırlık bir tatminle gülümsedi. "O, aklın ve bilimin kalkanına güveniyor, çocuğum. Biz ise seninle, o kalkanın var olma yasalarını kökünden sileceğiz. Kaelen Aetherium'da yıldızları avladığını sanırken, biz onun dünyasını içeriden, onun en güvendiği gölgelerin arasından yutacağız."

Aethos, başını hafifçe yana eğerek gülümsedi. Bu, bir çocuğun değil; kaostan, intikamdan ve saf güçten yoğrulmuş kozmik bir canavarın gülümsemesiydi. Kaderin o büyük satrancı, artık piyonların ötesine geçmiş; şahların doğrudan karşı karşıya geleceği o nihai, kaçınılmaz çarpışmaya doğru amansız bir hızla sürükleniyordu.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap