Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 69

Çalınan Yıldızlar

Aetherium boyutunun o dipsiz, yerçekiminden bağımsız ve kaotik uzayında, Kaelen Vane’in fethettiği ilk ileri karakol olan o devasa siyah kule, artık tamamen Aethelgard’ın bir uzantısına dönüşmüştü. Kulenin dış yüzeyini kaplayan yabancı, yarı saydam mor kristaller, Vexia’nın yönlendirdiği cüce mühendisler tarafından ustalıkla sökülmüş ve yerlerine ağır gölge çeliği plakalar kaynatılmıştı. Karakolun zirvesindeki o korkunç yıkım ışınını fırlatan mekanik gözün parçalanmış kalıntıları temizlenmiş, yerine Hegemonya Dikilitaşı’nın frekansını bu kaotik evrene yayan, altın ve mor rünlerle parlayan devasa bir sinyal kulesi inşa edilmişti.

Kulenin içindeki hava, dışarıdaki o zehirli ve oksijensiz boşluğun aksine, Lyra’nın yetiştirdiği okyanus yosunları sayesinde çam ormanlarını andıran tertemiz ve serin bir kokuyla doluydu. Kaelen, karakolun en üst katındaki geniş gözetleme güvertesinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde dışarıdaki o dönen yıldız bulutsularını ve uzayın derinliklerindeki kristal ormanları izliyordu.

Vexia, elindeki kalın deri dosyalarla ağır metal kapıdan içeri girdi. Yüzünde, bu yeni evrenin yasalarını çözmenin verdiği o vahşi, bilimsel bir zaferin izleri vardı. Hiçbir karmaşık sembole veya anlamsız akademik kısaltmaya sığınmadan, doğrudan o rasyonel aklın diliyle Kaelen’e raporunu sunmaya başladı.

"Kulenin ana enerji çekirdeğini tamamen bizim sistemimize entegre ettik, İmparatorum," dedi Vexia, parşömenlerdeki şemaları masaya yayarak. "Aetherium'un tanrıları, bu kuleyi sadece bir silah olarak değil, aynı zamanda devasa bir telepatik radar olarak kullanıyorlardı. Kristal zihinlerin birbirleriyle olan iletişimi, boşluktaki görünmez enerji iplikleri üzerinden sağlanıyor. Biz bu ipliklerin titreşim mantığını çözdük. Eğer kristal konsolumuzun alıcı frekanslarını, onların kullandığı titreşim aralığına göre ters yüz edersek, Aetherium'un bu bölgesindeki hiçbir kristal varlık bize yaklaşmadan görünmez kalamaz. Onların kendi iletişim ağını, bizim en büyük erken uyarı sistemimize dönüştürdük."

Kaelen, haritadaki o yeni radar ağının genişleyen sınırlarına baktı. Düşmanın silahını sadece elinden almamış, o silahı düşmanın kendi boğazına dayamıştı. "Menzili ne kadar genişletebiliyorsunuz?" diye sordu, sesi odanın sessizliğinde dondurucu bir netlikle yankılanarak.

"Şu an için beş yüz bin fersahlık bir alanı tarayabiliyoruz," diye yanıtladı Vexia. "Ancak bu radar ağını ayakta tutmak için kulenin reaktörünün muazzam bir yakıta ihtiyacı var. Aethelgard'dan sürekli mana kristali taşımak lojistik olarak büyük bir yük yaratacaktır."

Tam o sırada, odanın gölgelerinden çok daha sessiz ve ölçülü adımlarla Lirael belirdi. Kaelen'in imparatorluk makinesinin en kusursuz dişlisi, her zamanki gibi sorunun bizzat konuşulduğu an çözümle birlikte masaya gelmişti.

"Dışarıdan yakıt taşımamıza gerek kalmayacak, Vexia Hanım," dedi Lirael, elindeki lojistik dağıtım parşömenini masaya, Vexia'nın şemalarının hemen yanına koyarak. Lirael'in sesi o kadar sakin, o kadar duygusuzdu ki, sanki evrenin en karmaşık sorununu değil de sıradan bir erzak dökümünü açıklıyordu.

"Aetherium'un atmosferini oluşturan o zehirli ve ağır gaz bulutları, aslında yoğunlaştırılmış birer kinetik enerji deposudur," diye açıkladı Lirael, doğrudan Kaelen'in gözlerine bakarak. "Lyra Hanım'ın şifacılarıyla yaptığım ortak çalışma sonucunda, okyanus yosunlarının doğal filtreleme yeteneğini mekanik bir damıtma süreciyle birleştirdim. Kulenin dış cephesine yerleştireceğimiz devasa hava emiciler, dışarıdaki o zehirli gazı vakumlayarak yosun tanklarına aktaracak. Yosunlar, gazın içindeki zehirli partikülleri kendi biyolojik döngülerinde parçalayarak yok edecek ve geriye sadece saf, yanıcı bir enerji özütü bırakacak. Bu özüt, kulenin reaktörünü sonsuza dek çalıştırmak için yeterli olan bedava ve sınırsız bir yakıttır. Aetherium'un kendi nefesini, onun kalbini oymak için kullanacağız."

Kaelen'in gözlerinde, bu kusursuz ve hiçbir açık kapı bırakmayan rasyonel çözüm karşısında derin bir takdir pırıltısı belirdi. Lirael, sadece erzakları yönetmiyor, yabancı bir evrenin doğasını bile kendi denklemlerinde bir değişkene çevirerek imparatorluğun o sarsılmaz ilerleyişine yakıt yapıyordu.

"Planını derhal uygulamaya koy, Lirael," diye emretti Kaelen. "Bu kule sadece bir sınır karakolu değil, Aetherium'un kalbine indireceğimiz o büyük kılıcın kabzası olacak. Kendi kendine yetemeyen hiçbir ordu, evrensel bir fethi tamamlayamaz."

Lirael başını derince eğerek saygıyla geri çekildi. Odadan çıkarken, kalbinde yine o gizli ve sinsi Moirai zaferi çınlıyordu. Kaelen Vane, onun sunduğu bu verimliliğe her geçen gün daha fazla bağımlı hale geliyordu. Lirael, Kaelen'in etrafındaki o aşılmaz mantık duvarının ta kendisi olmuştu. Ve bir gün o duvarı içeriden kilitlediğinde, Kaelen'in kaçacak hiçbir yeri kalmayacaktı.

Aethelgard'ın algı sınırlarının çok ötesinde, okyanusun en hırçın fırtınalarıyla dövülen Gümüş Pus Adası'nda ise zaman, Aetherium'un o dondurucu mantığından tamamen farklı, karanlık ve organik bir vahşetle akıyordu.

Moirai Tarikatı'nın o beyaz mermer tapınağının en alt katındaki devasa mahzen, artık eski sessizliğini kaybetmişti. Havuzun etrafındaki gümüş rünler kararmış, odanın içindeki yerçekimi sürekli olarak dalgalanan bir anomali merkezine dönüşmüştü. Mahzenin ortasında, sadece birkaç hafta önce doğmuş olmasına rağmen görünümü sekiz-dokuz yaşlarında bir çocuğu andıran Aethos duruyordu.

Ancak Aethos, sıradan bir çocuk değildi. Seraphina'nın rahminde Firavun Setekh'in güneş kanı ve Aetherium'un kaotik enerjisiyle harmanlanan bu varlık, tarikatın binlerce yıllık genetik manipülasyonunun en korkunç ve kusursuz eseriydi. Aethos'un teni, mermer kadar beyaz ve pürüzsüzdü; fakat derisinin hemen altında, damarlarında kan yerine altın sarısı ve mor renkli bir alevin aktığı açıkça görülüyordu. Gözbebekleri yoktu; onların yerinde, doğrudan bir güneşin patlama anını andıran, kör edici ve dipsiz birer ışık hüzmesi parlıyordu.

Mahzenin duvarlarına zincirlenmiş, tarikatın düşmanlarından esir alınmış üç iri yarı zırhlı adam dehşet içinde bu çocuğa bakıyordu.

Aethos, çıplak ayaklarıyla taş zeminde hiçbir ses çıkarmadan esirlere doğru yürüdü. Adım attığı yerdeki mermerler, onun bedeninden yayılan o kontrolsüz ısı ve kozmik basınç yüzünden saniyeler içinde eriyerek sıvı bir cama dönüşüyordu. Çocuğun yüzünde ne bir öfke ne de bir merhamet vardı; sadece saf, doymak bilmez bir yok etme içgüdüsü hakimdi.

Aethos, elini yavaşça en öndeki esire doğru kaldırdı. Hiçbir büyü sözcüğü söylemedi. Zihninden hiçbir komut geçirmedi. Sadece onun varoluşu, Aethelgard'ın fizik kurallarına o kadar aykırıydı ki, elini kaldırdığı an esirin etrafındaki uzay dokusu bir kağıt gibi buruştu. Zırhlı adam, kendi zırhının içinde aniden yükselen binlerce derecelik sıcaklık ve eşzamanlı olarak çöken devasa bir yerçekimi basıncıyla tek bir saniye içinde kendi üzerine katlanarak küle dönüştü. Havada sadece hafif bir kükürt kokusu ve yanık izi kaldı.

Yüce Ana Morgana, mahzenin girişinden bu korkunç gücü izlerken dudaklarında asırlık, sinsi bir tebessüm belirdi. Onun hemen arkasında duran Seraphina ise, kendi doğurduğu bu kozmik canavara bakarken hem derin bir huşu hem de kontrol edilemez bir dehşet hissediyordu.

"O bir tanrı..." diye fısıldadı Seraphina, titreyen ellerini cübbesine bastırarak. "İçindeki güç o kadar büyük ki, kendi bedenini bile içeriden yakıyor. Onu nasıl kontrol edeceğiz, Yüce Ana? Bu güç, sadece Kaelen Vane'i değil, bizi de küle çevirebilir."

Morgana, yavaş adımlarla Aethos'a doğru yürüdü. Çocuğun etrafındaki o kavurucu ısı, Morgana'nın etrafındaki kadim koruma rünlerine çarptığında hafifçe sönümleniyordu. "Onu kontrol etmeyeceğiz, Seraphina," dedi Morgana, sesi mahzenin duvarlarında karanlık bir gerçeklik olarak yankılanırken. "Kaos, kontrol edilmek için değil, düşmanın nizamını parçalamak için serbest bırakılır. Kaelen Vane, her şeyi ölçebileceğini, her şeyi hesaplayabileceğini sanıyor. Onun orduları gölge çeliğiyle, onun zihni ise Lirael'in o kusursuz lojistiğiyle korunuyor. Ancak Aethos, bir denklem değil; o, denklemin ta kendisini yakan ateştir."

Morgana, elini yavaşça uzatıp Aethos'un o alev alev yanan, mermer beyazı yanağına dokundu. Çocuk, o ürkütücü ve kör edici gözlerini Morgana'ya çevirdiğinde, mahzendeki tüm meşaleler bir anlığına sönüp yeniden alevlendi.

"Kaelen ordularıyla Aetherium'un en derinliklerine, kendi kibrinin zirvesine yürüdüğünde," diye devam etti Morgana, gözlerini Aethos'un o dipsiz ateşinden ayırmadan. "Bizim Lirael'imiz onun o kusursuz tedarik hatlarını, onun o yenilmez sisteminin iletişim ağlarını içeriden sessizce kapatacak. Kaelen karanlıkta ve sağır kaldığı o ilk saniyede, karşısında orduları veya kılıçları değil; kendi nizamını kökünden parçalayacak olan bu kozmik varisi bulacak."

Aethos, başını hafifçe yana eğerek gülümsedi. Bu gülümseme, bir çocuğun masumiyetinden o kadar uzaktı ki, Seraphina bile kendi kanından olan bu varlıktan bir adım daha uzaklaşmak zorunda hissetti. Aethos'un zihninde, Aetherium'un o kaotik fısıltıları ve Firavun Setekh'in o sönmeyen kibri, tek bir hedef uğruna birleşmişti: Her şeyi kendi iradesiyle donduran o kuzeyin imparatorunu parçalamak.

Kaelen Vane, Aetherium'daki o devasa siyah kulenin balkonunda durmuş, evrenin o dönen, mor ve altın renkli sonsuzluğuna bakıyordu.

Yanında duran Lyra, elindeki küçük bir cam fanusun içinde, Aethelgard'dan getirdiği ve Aetherium'un toprağında hayatta kalmayı başarmış küçük, yeşil bir filizi tutuyordu. Doğanın o yumuşak, inatçı yaşam gücü, bu ölü ve kristal evrende bile Kaelen'in sağladığı o koruma altında kök salmaya başlamıştı.

"Burası çok soğuk ve kimsesiz bir evren, Kaelen," diye fısıldadı Lyra, gözlerini o uçsuz bucaksız yıldız denizinden ayırmadan. Artık ona 'İmparatorum' demek yerine, ikisinin paylaştığı o nadir ve özel anlarda adıyla hitap etme cüretini ve yakınlığını gösteriyordu. "Aethelgard'ın sıcaklığı, ormanlarımızın o nefes alan ruhu burada yok. Sadece saf güç ve kaos var."

Kaelen, ellerini arkasında birleştirerek derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o sarsılmaz ve hesaplayıcı ifade zerre kadar yumuşamadı ama sesindeki tını, sadece güvendiği bir yoldaşa sunabileceği türden bir ağırlık taşıyordu.

"Biz buraya bu evrenin doğasını sevmek veya onlara merhamet etmek için gelmedik, Lyra," dedi Kaelen. "Biz buraya, kendi dünyamızın o nefes alan ormanları, sıcak sokakları ve geleceği uğruna, evrenin kapısına demirden bir kilit vurmaya geldik. Ben bir tiran değilim; ben sadece sevdiklerimi ve inşa ettiklerimi korumak için gereken her türlü karanlığı yutmaya razı olan bir kalkanım."

Kaelen'in bu sözleri, Lyra'nın kalbinde derin, sarsılmaz bir güven ve sevgi dalgası yarattı. O, karşısındaki adamın o soğuk duvarlarının ardında, kendi yarattığı düzene ve halkına karşı ne kadar korumacı, ne kadar asil bir ruh yattığını herkesten daha iyi biliyordu. Kaelen, sırf Aethelgard'daki bir çocuk kışın üşümesin diye devasa çölleri ve boyutları fethedebilirdi.

Ancak evren, onun bu kusursuz ve rasyonel kalkanını parçalamak için kendi gölgelerinde o sinsi fırtınayı çoktan doğurmuştu. İhanet kılıçla değil, sadakatin maskesiyle; yıkım ise ordularla değil, tek bir kozmik anomaliyle yaklaşıyordu. Kaderin zarları, boyutların çok ötesinde yeniden atılmıştı.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap