Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 67

Aetherium'a Yürüyüş

Başkent sarayının en derin, en sıkı korunan ve sadece Kaelen Vane ile İç Saray üyelerinin girebildiği yeraltı kuluçka odasında, hava adeta görünmez bir fırının içindeymişçesine ağır ve titreşimdi. Kızıl Çöller'in derinliklerinden getirilip odanın zeminine döşenen ısı emici basalt taşlar, Lumina'nın termal deniz yosunlarıyla harmanlanarak odanın sıcaklığını efsanevi bir ejderha yuvasının o yakıcı derecesine sabitlemişti. Odanın tam merkezinde duran üç devasa altın yumurta, içlerindeki yaşamın o sabırsız ve güçlü nabzıyla hafifçe sarsılıyor, altın rengi kabukların üzerinde ince, örümcek ağına benzeyen çatlaklar giderek büyüyordu.

Kaelen, ellerini arkasında birleştirmiş, bu kadim doğum anını en ufak bir duygu belirtisi göstermeden, sadece rasyonel bir askeri varlık edinme süreci olarak izliyordu. Onun hemen sağında, nefesini tutmuş bir şekilde bu mucizeye tanıklık eden Lyra ve elindeki simyasal analizörle yumurtaların içindeki enerji dalgalanmalarını okuyan Vexia duruyordu.

"Kabukların içindeki termal basınç doruk noktasına ulaştı," dedi Vexia, cihazın ekranındaki verileri okuyarak. Gözlerinde saf bir bilimsel merak parlıyordu. "Ancak bu sıradan bir biyolojik doğum değil, Lordum. Sizin onlara mühürlediğiniz o sistem enerjisi, onların hücresel evrimini binlerce kat hızlandırdı. Normalde bir ejderhanın kabuğunu kırması saatler sürer, ancak bunlar..."

Vexia'nın sözünü, ortadaki en büyük yumurtanın büyük bir gürültüyle patlaması kesti. Altın kabuk parçaları odanın duvarlarına şarapnel gibi çarparken, içeriden yükselen şey efsanelerdeki o şaşkın ve zayıf yavru ejderha figüründen tamamen uzaktı.

Küllerin ve buharın arasından doğrulup ayağa kalkan yaratık, neredeyse bir savaş atı büyüklüğündeydi. Pulları, annesi gibi saf platinden değil, Kaelen'in sistem mührünün bir yansıması olarak gölge çeliğini andıran, ışığı emen mat ve koyu gri bir renkteydi. Kanatlarını ilk kez iki yana açtığında, odayı dolduran rüzgar, yaratığın ne kadar kusursuz bir aerodinamik ve kas yapısına sahip olduğunu kanıtlıyordu. Diğer iki yumurta da saniyeler içinde ardı ardına patladı ve aynı korkunç, asil ve dondurucu auraya sahip iki ejderha daha odanın zeminine ayak bastı.

Yavrular, vahşi birer hayvan gibi etrafa saldırmadı veya annelerini aramadı. Gözlerini açtıkları ilk saniye, o altın sarısı, zeki ve derin bakışlarını doğrudan Kaelen'e kilitlediler. Kaelen'in genetik düzeyde zihinlerine kazıdığı o mutlak "Bağlılık Mührü", onların içgüdülerini tamamen silmiş, yerine imparatorluğun o sarsılmaz nizamını ve itaatini yerleştirmişti. Üç ejderha da aynı anda, devasa başlarını Kaelen'in ayaklarının dibine kadar indirerek mutlak bir teslimiyetle boyun eğdiler.

Kaelen, yavaş adımlarla en öndeki ejderhaya yaklaştı. Elini, onun o sıcak ve jilet gibi keskin pullarla kaplı başına koydu. Sistem arayüzü, zihninde bu üç yeni, devasa biyolojik silahın doğrudan komuta ağına entegre edildiğini bildiren altın bir uyarı verdi. Kaelen, onlara şairane veya efsanevi isimler vermedi. O, bir imparatorluk inşa ediyordu, bir masal değil.

"Sizler, gökyüzündeki gözlerim ve gazabım olacaksınız," dedi Kaelen, o dondurucu ve otoriter sesiyle. "Birinci Filo, İkinci Filo ve Üçüncü Filo. İsimleriniz ve rütbeleriniz bunlardır. Gelişiminiz tamamlandığında, Sarsılmaz Lejyon'un hava indirme birliklerini doğrudan düşman hatlarının arkasına siz taşıyacaksınız."

Lyra, bu varlıkların o vahşi doğalarından tamamen arınmış, adeta disiplinli birer asker gibi durmaları karşısında hem büyülenmiş hem de Kaelen'in o evrensel kuralları bile yeniden yazabilen iradesinden bir kez daha ürpermişti.

Kuzeyin bu soğuk ve çelikten örülmüş kuluçka odasındaki mutlak nizamın çok uzağında, Kayıp Deniz'in fırtınalarla dövülen sularının ortasında, Gümüş Pus Adası'nda tamamen farklı, organik ve dehşet verici bir kuluçka evresi son bulmak üzereydi.

Moirai Tarikatı'nın o beyaz mermerden yapılmış kadim tapınağının en derin, en gizli mahzeninde, çığlıklar taş duvarlarda yankılanıyordu. Seraphina, etrafı gümüş rünlerle çevrili ve içi Aetherium'un o kaotik mor enerjisiyle kaynayan devasa havuzun içinde doğum sancıları çekiyordu. Bu, bir insanın dayanabileceği türden bir acı değildi. İçinde büyüyen şey, Firavun Setekh'in güneş rünlerini, Aetherium'un boyutlar arası kaosunu ve Moirai'nin binlerce yıllık genetik mühendisliğini tek bir bedende harmanlayan kozmik bir anomaliydi.

Yüce Ana Morgana, havuzun hemen kenarında durmuş, gözlerinde yüzyıllardır beklediği o nihai silahın doğuşunu izlemenin verdiği o sinsi, asırlık zafer parıltısıyla bekliyordu. Etrafındaki onlarca siyah tüllü rahibe, durmaksızın kadim kan büyüleri mırıldanarak Seraphina'nın parçalanmakta olan bedenini bir arada tutmaya çalışıyordu.

Seraphina'nın son, boğuk ve insanlıktan çıkmış çığlığıyla birlikte havuzun gümüş suyu büyük bir dalgayla dışarı taştı.

Doğan çocuk, sıradan bir bebek gibi ağlamadı. Odanın içindeki meşalelerin ateşi bir anda sönükleşti, yerçekimi havuzun etrafında tuhaf bir şekilde ağırlaştı. Morgana, suyun içinden bebeği kendi elleriyle çıkardığında, kucağındaki varlığın etrafında hafif bir ısı halesi titreşiyordu. Bebeğin teni, sıradan bir insanınki gibi değildi; soluk, neredeyse mermer gibi kusursuz bir beyazlığa sahipti. Ancak gözlerini açtığında, o gözlerde bebek masumiyeti yoktu. Göz bebeklerinin yerinde, Firavun Setekh'in o yanan güneş rünleri ve Aetherium'un o dipsiz mor karanlığı aynı anda parıldıyordu.

"Ona bir isim verin, Yüce Ana," diye fısıldadı Lilith, dehşet ve huşu içinde diz çökerken.

Morgana, bebeği göğsüne bastırdı. Bebek, etrafındaki ortamı analiz ediyormuşçasına sessiz ve tehlikeli bir sakinlikle etrafına bakıyordu. "Onun adı Aethos olacak," dedi Morgana, sesi tapınağın en karanlık köşelerine kadar yayılan bir kehanet gibi yankılanarak. "Kaelen Vane dünyayı mantıkla, çelikle ve sistemle fethetti. Aethos ise onun sistemini içeriden çökertecek, güneşin ateşiyle evrenin kaosunu Kaelen'in o soğuk sarayına taşıyacak olan mutlak varistir. Kaelen ordularıyla Aetherium'a yürürken, biz onun sonunu burada, kendi dünyasının gölgelerinde büyüteceğiz."

Aethos'un doğumu, Aethelgard'ın kaderinde yeni, karanlık bir çağın kapılarını aralamıştı. Kaelen'in rasyonel imparatorluğuna karşı, saf genetik ve kozmik káostan oluşan bu antitez, yıllar sürecek olan o büyük satrancın en tehlikeli şahı olarak tahtaya sürülmüştü.

Başkent'te, Kaelen'in devasa komuta merkezinde ise yaklaşan en büyük seferin, doğrudan Aetherium boyutuna yapılacak o akıl almaz işgalin son hazırlıkları tamamlanıyordu.

Devasa toplantı masasının etrafında Vexia, Elara, Lyra ve İmparatorluk Baş Danışmanı Lirael yerlerini almıştı. Masanın ortasında, Aetherium'un o kaotik uzay haritası ve geçidin ötesinde inşa edilen ilk ileri karakolun hologram benzeri bir projeksiyonu duruyordu.

"Ordunun teçhizat dönüşümü tamamlandı," dedi Vexia, elindeki raporları masaya bırakarak. Cümlelerini herkesin anlayabileceği o net, bilimsel dille kurdu. "Askerlerimizin miğferleri, Aetherium'un o zihin parçalayan telepatik frekanslarını geri yansıtacak şekilde Gümüş Öz ile kaplandı. Aynı zamanda zırhlarımızın dış yüzeylerine, platin ejderha pullarından elde ettiğimiz o hücresel petek yapısını entegre ettik. Dışarıdan gelecek her türlü enerji saldırısı veya kinetik darbe, zırhı delmek yerine tüm yüzeye yayılarak kendi içinde sönümlenecek. Askerlerimiz o boyutta sadece hayatta kalmayacak, aynı zamanda adeta birer yürüyen kale olacaklar."

Kaelen, haritadaki Aetherium geçidine bakarak başını salladı. "Silahlar ne kadar kusursuz olursa olsun, bir ordunun asıl kalbi lojistiktir. Lirael."

Lirael, yerinden doğrulmadan, o her zamanki profesyonel ve duygusuz sesiyle söze girdi. "Aetherium boyutundaki o ağır yerçekimi ve oksijensiz ortam, ordumuzun geleneksel ikmal hatlarını geçersiz kılıyor, İmparatorum. Bu yüzden erzak ve mühimmat nakliyatını, doğrudan boyut kapısından içeriye ateşlenecek basınçlı kargo kapsülleriyle sağlayacağız. Kapsüller, Aetherium'un yerçekimi ivmesini kullanarak hedef karakolumuza saniyeler içinde düşecek. Askerlerin oksijen ihtiyacı ise, zırhların içine entegre edilen ve kendi kendini yenileyen kapalı döngü yosun filtreleriyle çözüldü. Dışarıdan tek bir nefes bile almadan aylarca savaşabilirler."

Lirael'in bu kusursuz, hiçbir açık kapı bırakmayan stratejisi, odadaki herkesin ona duyduğu saygıyı bir kez daha pekiştirdi. Ancak Lirael'in asıl planı, bu devasa ordunun Aetherium'da savaşırken kendisinin Başkent'te, imparatorluğun tam merkezinde, yönetim çarklarını elinde tutan kişi olarak kalmasıydı. Kaelen uzaktayken, sarayın gölgelerine Moirai'nin ajanlarını çok daha rahat yerleştirebilirdi.

Ancak Kaelen'in o soğuk ve keskin zekası, kimsenin tahmin edemediği hamleler yapmasıyla ünlüydü.

Kaelen, masanın etrafındaki kurmaylarına baktı. "Bu, şimdiye kadar yaptığımız hiçbir savaşa benzemeyecek. Karşımızda kaleleri veya orduları olan bir kral yok; fizik kurallarını ve zihinleri silah olarak kullanan kozmik varlıklar var. Bu yüzden, bu sefere sadece askerler değil, tüm İç Saray katılacak."

Lirael'in kalbi, Moirai eğitimine rağmen bir anlığına sarsıldı. Yüzündeki maskeyi zerre kadar düşürmese de, içindeki o sessiz denge bozulmuştu.

"Lirael," dedi Kaelen, doğrudan kızın o yeşil gözlerinin içine bakarak. "Lojistik sadece masadan yönetilmez. Okyanusun dibinde ve çöllerin kalbinde gösterdiğin o anlık kriz yönetimi dehasına, Aetherium'un o kaotik evreninde de ihtiyacım olacak. Yanımdan ayrılmayacaksın."

Lirael, hızla toparlanıp başını eğdi. "Sizin olduğunuz her yer, benim görev yerimdir İmparatorum."

Moirai'nin planı bir anlığına sekteye uğramış gibi görünse de, Lirael hemen yeni duruma adapte oldu. Kaelen'in yanında Aetherium'a gitmek, ona Kaelen'in en zayıf, en yorgun veya en kırılgan anlarında doğrudan onunla yan yana olma fırsatını verecekti. Kaelen, kendi kusursuzluğunun kurbanı oluyor, en tehlikeli düşmanını bizzat kendi elleriyle savaşın tam merkezine, en yakınına çekiyordu.

Ertesi günün şafağında, Başkent'in o devasa taht odasında toplanan on binlerce siyah zırhlı Sarsılmaz Lejyon askeri, gölge çeliği nakliye araçları ve yeni büyüyen ejderhaların o ağır, metalik kükremeleriyle birlikte Aethelgard tarihinin en büyük yürüyüşü başladı.

Kaelen Vane, taht odasının ortasında dönüp duran, o devasa, mor ve altın renkli yıldız tozları saçan boyut kapısının tam önünde durdu. Evrenin kurallarını kendi mantığıyla ezip geçen bu adam, şimdi doğrudan evrenin kalbine kılıcını saplamaya gidiyordu.

Kaelen, adımını o uzay-zaman yırtığından içeriye attı ve arkasındaki o devasa, durdurulamaz demir fırtınası onu takip etti. Aethelgard kıtası tamamen fethedilmiş, geriye birleştirilmiş, devasa bir makine bırakılmıştı. Şimdi, Aetherium'un o sahte tanrılarının, gerçek bir imparatorun nizamı karşısında diz çökme vakti gelmişti.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap