Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 64

Gümüş Kanatlı Antlaşma

Ejderha Zirveleri’nin o oksijensiz, dondurucu ve bulutları delen doruklarında zaman, yüzeydeki dünyadan tamamen farklı bir ritimde akardı. Binlerce metre yükseklikteki bu sarp kayalıklar, efsanelerin ve kadim masalların doğduğu yerdi. Ancak şimdi, Kaelen Vane’in o devasa, siyah gölge çeliği konvoyu bu masalları acımasız bir gerçeklikle ezip geçiyordu. Araçların elmas uçlu paletleri, binlerce yıllık buzulları ve Aetherium boyutundan sızan o hastalıklı mor kristalleri aynı tok çatırtıyla un ufak ediyor, geçit vermez dağların göğsüne imparatorluğun o sarsılmaz imzasını kazıyordu.

Kaelen’in askerleri, Lirael’in tasarladığı ve Lyra’nın fosforlu yosunlarıyla hayat bulan o kapalı solunum döngüsü sayesinde, bu ince havada en ufak bir yorgunluk veya irtifa hastalığı yaşamadan ilerliyorlardı. Askerlerin zırhlarındaki valflerden ritmik olarak dışarı atılan saflaştırılmış hava, dondurucu soğukta beyaz buhar bulutlarına dönüşüyor, konvoyun etrafında adeta mekanik bir sis perdesi yaratıyordu. Doğa ne kadar acımasız olursa olsun, Kaelen'in ordusu onun karşısına her zaman daha acımasız ve daha kusursuz bir bilimle çıkıyordu.

Konvoy, zirvelerin en yüksek noktasına, 'Gökyüzü Beşiği' adı verilen o devasa kratere ulaştığında yavaşlayarak durdu.

Kaelen, komuta aracının rampasından dışarı adım attığında, rüzgarın o jilet gibi keskin uğultusu bir anlığına kulaklarını doldurdu. Etrafına baktı. Burası sıradan bir krater değildi. Dağın tam zirvesi, sanki gökyüzünden düşen devasa bir kütle tarafından içe doğru oyulmuştu. Kraterin içi, Aetherium'un o kaotik enerjisini yayan, devasa mor ve siyah kristallerle doluydu. Bu kristaller, tıpkı okyanusun dibindeki yırtıkta olduğu gibi, uzay-zaman dokusunu zehirleyen devasa birer parazit gibi dağın kalbine saplanmıştı.

Ancak manzarayı asıl dehşet verici kılan şey kristaller değildi. Kraterin zemininde, her biri bir kalyon büyüklüğünde olan onlarca Kadim Ejderhanın cansız, parçalanmış ve mor kristallerle kaplanmış bedenleri yatıyordu. Aetherium'un enerjisi, bu asil varlıkların zihinlerini ele geçirmeye çalışmış, boyun eğmeyenleri ise içeriden dışarıya doğru kristalize ederek vahşice katletmişti.

"Tanrılarım..." diye fısıldadı Lyra, Kaelen'in hemen arkasından kraterin kenarına yaklaşırken. Gümüş asasını sımsıkı kavramıştı, gözlerinde doğanın bu en asil çocuklarının uğradığı yıkım karşısında derin bir keder vardı. "Bu dağların efendileri... gökyüzünün koruyucuları... Aetherium onları sadece mutasyona uğratmamış. Direnenleri adeta bir virüs gibi tüketmiş."

Vexia, elindeki tarayıcıyla kraterin içindeki enerji dalgalanmalarını ölçüyordu. Formüllere sığınmadan, sadece saf veriyi Kaelen'e aktardı. "Burası devasa bir enerji kuluçkası, Lordum. Aetherium tanrıları, bu krateri kendi boyutlarından Aethelgard'a asker taşımak için değil, doğrudan buradaki en güçlü varlıkları, yani ejderhaları kendi biyolojik silahlarına dönüştürmek için bir mutasyon merkezi olarak kullanmışlar."

Kaelen, ellerini pelerininin altında birleştirerek kraterin derinliklerine doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Yüzünde ne bir acıma ne de bir şaşkınlık vardı. O, sadece düşmanın lojistik ve biyolojik stratejisini analiz ediyordu. Aetherium, ordularla gelmiyordu; onlar, Aethelgard'ın kendi gücünü ona karşı çeviren devasa bir parazitti.

Kraterin tam merkezine yaklaştıklarında, okyanusun derinliklerindeki depremleri andıran, boğuk ve devasa bir hırıltı duyuldu.

Mor kristallerin oluşturduğu devasa bir tepeciğin arkasından, bedeni diğerlerinden çok daha büyük, pulları saf platinden dökülmüş gibi parlayan, ancak kanatlarının yarısı Aetherium'un o zehirli kristalleriyle kaplanmış devasa bir Kadim Ejderha yavaşça başını kaldırdı. Bu, Ejderha Zirveleri'nin hayatta kalan son gerçek efendisiydi.

Ejderhanın gözleri kör olmamıştı. O, mutasyona direniyordu. Devasa platin gövdesi, etrafını saran ve onun yaşam enerjisini emmeye çalışan mor sarmaşık benzeri kristallerle zincirlenmişti. Ejderha, devasa pençeleriyle bu kristallerin altında kalan bir şeyi korurcasına vücudunu siper etmişti.

Kaelen durdu. Ejderha, devasa başını Kaelen'e doğru eğdi. Soluduğu hava, kraterin içindeki buzları eritecek kadar sıcaktı.

Kaelen'in zihninde, kelimelerden ziyade saf bir bilinç ve irade akışı olarak devasa bir telepatik ses yankılandı:

"Yüzeyin demir yığınlarını yöneten küçük ölümlü... Zihnimdeki o iğrenç mor fısıltılara direnmek için yüzyıllık ömrümü harcıyorum. Kılıcını çek ve bu azaba bir son ver. Ancak pençelerimin altındaki yuvaya dokunursan, son nefesimde bile ordunu bu dağın küllerine gömerim."

Kaelen, kılıcına elini atmadı. Gözlerindeki o dipsiz, sınır tanımayan boşluk, ejderhanın o kadim ve gururlu zihnine karşı zerre kadar eğilmedi. O, efsanelere veya yaratıkların asaletine tapınan biri değildi. Karşısındaki varlık, imparatorluğunun hava sahasını mutlak bir şekilde koruyabilecek, rasyonel bir anlaşma yapmaya değer devasa bir askeri kaynaktı.

"Ben bir kasap değilim," dedi Kaelen, sesi sadece zihinsel yolla değil, kraterin o dondurucu sessizliğinde kendi kelimeleriyle yankılanarak. "Senin asrın, gökyüzünde başıboş ve kibirli bir şekilde uçtuğun o efsaneler çağı bitti, ejderha. Artık gökyüzü de, yeraltı da, okyanuslar da benim sistemimin yasalarıyla yönetiliyor. Seni öldürürsem, sadece çürüyen bir et yığınına dönüşürsün."

Kaelen, ejderhaya doğru bir adım daha attı. "Pençelerinin altında koruduğun o yumurtaların, bu zehirli enerji yüzünden çok yakında çatlayıp birer Aetherium kuklasına dönüşecek. Kendi gücün onları kurtarmaya yetmiyor. Ancak benim gücüm, bu boyuttaki her türlü enfeksiyonu silebilecek yegane otoritedir. Sana bir ticaret teklif ediyorum."

Platin ejderhanın gözleri şaşkınlıkla kısıldı. Binlerce yıldır hiçbir ölümlü, bir Kadim Ejderha'nın karşısına çıkıp böylesine dondurucu bir özgüvenle ticaret teklif etmemişti.

"Benimle... ticaret mi?" diye yankılandı ejderhanın zihni. "Benim klanım yok edildi. Gökyüzü kirlendi. Bana ne sunabilirsin, ölümlü?"

"Hayatta kalmayı," dedi Kaelen, rasyonel ve tavizsiz bir netlikle. "Üzerindeki bu kristalleri parçalayacak ve yuvanı Aetherium'un zehrinden tamamen arındıracağım. Gümüş yosunlarımız ve simyamızla senin kanını temizleyeceğim. Karşılığında, sen ve soyundan gelecek olan tüm yavrular, benim imparatorluğumun gökyüzü filosuna hizmet edeceksiniz. Benim gölge çeliği gemilerimle yan yana uçacak, benim düşmanlarımı kendi düşmanlarınız bileceksiniz. Ejderhalar artık bağımsız tanrılar değil, Hegemonya'nın onurlu ve sarsılmaz hava muhafızları olacak."

Ejderha, devasa başını Kaelen'e daha da yaklaştırdı. O küçük insanın etrafındaki aurada, Aetherium'un o iğrenç kaosunu tek bir dokunuşla ezen, evrenin kurallarını değiştiren o mutlak sistemi hissetti. Kaelen yalan söylemiyordu. O, gücünü kanıtlamak için ejderhayı öldürmeye ihtiyaç duymayacak kadar kudretliydi.

"Bizim kanımız, gökyüzünün fırtınasıdır," dedi ejderha, direnişinin yavaş yavaş mantığa teslim olduğu o ağır kabullenişle. "Eğer soyumu bu lanetten kurtarırsan, gökyüzünün fırtınası senin sancaklarının ardında esecektir, İmparator."

Kaelen, sağ elini eldiveninden çıkarıp çıplak avucunu doğrudan ejderhanın göğsüne saplanmış olan o devasa mor kristale yerleştirdi.

Zihnindeki Hegemonya Arayüzü, binlerce Mutlak Otorite Puanı'nı saniyeler içinde serbest bıraktı.

Kozmik Ezici. Arındırma.

Kaelen'in avucundan yayılan altın rengi, sarsılmaz sistem enerjisi, mor kristalin içine bir mızrak gibi saplandı. Kristal, önce şiddetle titredi, ardından içindeki o kaotik uzaylı enerjisi, Kaelen'in kozmik basıncı altında ezilerek kendi içine çöktü. Sadece birkaç saniye içinde, ejderhayı esir alan ve kraterin zeminini kaplayan o devasa mor yapılar, büyük bir çatırtıyla tuzla buz olarak gri, zararsız birer toz bulutuna dönüştü.

Platin ejderha, kanatlarını esir alan ağırlıktan kurtulduğunda, kraterin duvarlarını titreten, bu kez acı değil, saf bir özgürlük kükremesiyle ayağa kalktı. Devasa kanatlarını açtığında, rüzgar komuta aracının etrafındaki karları havalandırdı. Ejderha, devasa pençelerini geri çektiğinde, altında tamamen sağlam, pürüzsüz ve Aetherium zehrinden korunmuş üç devasa, altın rengi yumurta parıldıyordu.

Kaelen, elini indirerek arkasındaki ekibe döndü. "Vexia. Yumurtaları ve bu ejderhayı Başkent'teki özel alanlara taşımak için devasa taşıma platformlarını hazırlayın. Lyra, şifacılarınla birlikte ejderhanın kanındaki son zehir kalıntılarını temizle."

Bu sırada Lirael, her şeyi sessizce ve o kusursuz hafızasıyla kaydediyordu. Kaelen'in bu yaptığı, sadece bir canavarı ehlileştirmek değildi. O, Aethelgard'ın en kibirli, en efsanevi yaratıklarını kendi askeri hiyerarşisinin ve lojistik ağının sıradan birer parçası haline getirmişti. Lirael'in zihninde, bu devasa varlıkların imparatorluğun erzak ve iletişim ağında nasıl kullanılacağına dair yüzlerce yeni rota ve denklem çoktan oluşmaya başlamıştı bile.

Lirael, elindeki tüy kalemi parşömenin üzerinde zarifçe gezdirirken, Kaelen'in bu akıl almaz entegrasyon yeteneğinin, onu Moirai Tarikatı için ne kadar eşsiz ve tehlikeli bir hedef haline getirdiğini bir kez daha fark etti. Kaelen Vane, dünyaları sadece kılıçla kesmiyordu; o, dünyaları yepyeni, devasa ve kusursuz bir mekanizmanın içinde eritiyor, herkesi kendi iradesine bağımlı kılıyordu.

Yüce Ana Morgana haklıydı. Kaelen'i yenmenin hiçbir fiziksel veya büyüsel yolu yoktu. Tek yol, onun bu kusursuz makinesinin kalbine girmek ve zamanı geldiğinde, nesillerin ötesinden gelen o genetik hançeri çekmekti. Seraphina'nın rahminde büyüyen o karanlık tohum, güneyin sıcağında şekillenirken; Kaelen, doğunun gökyüzünü de kendi yenilmez çeliğiyle perçinlemişti. Evrenin en büyük fırtınası, bu dondurucu dağların çok ötesinde, görünmez kan bağlarının arasında sessizce toplanıyordu.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap