Bölüm 56
Piramidin Çığlığı
Kızıl Çöller’in üzerinde şafak sökerken, gökyüzü her zamanki yakıcı bakır rengine bürünmek yerine, yeraltından yükselen yoğun buhar bulutları yüzünden puslu ve dumanlı bir griye bürünmüştü. Kaelen Vane’in emriyle gece yarısı gerçekleştirilen o sinsi lojistik operasyon, çölün altındaki dengeleri tamamen bozmuştu. Cüce mühendislerin ve gölge çeliği matkapların yardımıyla yönü değiştirilen o kadim yeraltı nehri, artık altın piramidin derinliklerine akmıyordu. Suyun hayati serinliğinden mahrum kalan devasa yapı, kendi içinde biriken o muazzam ısıyı dışarıya kusmaya başlamıştı bile.
Altın piramidin derinliklerindeki kutsal odalarda ise tam bir can pazarı yaşanıyordu. Yüce piramidin kalbinde, yüzyıllardır "Güneşin Kalbi" adı verilen o devasa obsidyen reaktörünü soğutan kutsal su havuzları, saniyeler içinde buharlaşarak kurumuştu. Çevre odaları kaplayan aşırı sıcak su buharı, duvarlardaki altın rünleri eritiyor, kaledeki rahiplerin ve muhafızların çığlıkları taş duvarlarda çaresizce yankılanıyordu. Rahipler, ellerindeki altın asalarla son bir umutsuzlukla soğutma rünlerini aktif etmeye çalışıyorlardı ama su olmadan okyanusun ortasında susuz kalmış birer canlıdan farksızdılar. Piramidin temellerini sarsan bu muazzam hararet, dışarıdaki kum tepeciklerinin bile eriyerek sıvı bir cama dönüşmesine neden oluyordu.
Piramidin en alt katındaki, kızıl bir lav gölü gibi kaynayan reaktör odasında Firavun Setekh, öfkeden deliye dönmüş bir halde zincirlerini koparmaya çalışan vahşi bir aslan gibi kükrüyordu. "Su nerede?! Okyanusun tüm yeraltı nehirleri bu piramidin altına akıyordu! Bu kuzeyli tiran benim suyumu nasıl kesebilir?!" diye bağırdı, elindeki altın kalkanı yüksek sıcaklıktan dolayı eriyerek yere fırlatırken. Gözlerindeki güneş rünleri, kontrolsüz bir magmanın fokurdaması gibi kırmızı ve turuncu renklerde vahşice parlıyordu.
Seraphina, reaktörün yaydığı o kavurucu sıcaklığın ortasında bile bir yılan gibi soğukkanlı ve büyüleyici duruşunu koruyordu. Moirai Tarikatı'nın bu esmer kızı, Setekh’in arkasından süzülerek onun terden sırılsıklam olmuş kızıl tenine dokundu. Dokunuşu, fırtına öncesindeki o dondurucu sessizlik gibiydi.
"Bu bir zayıflık değil, Yüce Firavun," diye fısıldadı Seraphina, sesi reaktörün hırıltısını bile bastıracak bir cazibeyle yankılanırken. "Bu, tanrıların size sunduğu o nihai sınavdır. Kaelen Vane sizin suyunuzu keserek sizi zayıflatacağını sandı. Oysa okyanusun suyu sadece ölümlüleri besler. Bir tanrı, ancak kendi içindeki o saf, soğutulmamış ateşi kabullendiğinde gerçek gücüne ulaşır. Kanınızı reaktörün kalbine akıtın. Bırakın o kontrolsüz güneş enerjisi doğrudan sizin damarlarınızda dönsün. Moirai'nin kadim rünleri sizin bu güce dayanmanızı sağlayacaktır."
Setekh, öfkenin ve kibrin kör ettiği zihniyle bu zehirli teklifi tereddüt etmeden kabul etti. Altın hançeriyle kendi avucunu derinlemesine yardı ve kanayan elini o kıpkırmızı parlayan obsidyen çekirdeğin üzerine bastırdı. Seraphina’nın arkasında mırıldandığı o kadim ve sinsi cadı rünleri, reaktörün içindeki o kaotik güneş enerjisini doğrudan Setekh’in bedenine pompalamaya başladı.
Firavunun çıplak göğsündeki güneş rünleri bir anda siyaha ve mor renge büründü, gözlerindeki o altın parıltı yerini dondurucu ve karanlık bir Aetherium enerjisine bıraktı. O, artık sadece bir firavun değildi; Moirai Tarikatı'nın ve Aetherium tanrılarının kendi elleriyle dövdüğü, Kaelen'in karşısına çıkarılacak o ilk gerçek kozmik canavardı. Bedeninden yayılan mor alev dalgaları, piramidin altın duvarlarını çatlatarak gökyüzüne doğru yükselen devasa bir enerji sütununa dönüştü.
Kuzey ordularının öncü safları ise, piramidin yaydığı bu devasa enerji patlamasını kilometrelerce öteden hissetmişti. Kaelen Vane, komuta aracının önünde, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde ufukta parıldayan o devasa altın piramidi izliyordu.
Lirael, elindeki termal tarama dosyasıyla Kaelen’in yanına geldi. Yüzündeki o her zamanki profesyonel, duygusuz ama dikkat çekici derecede pratik ifadesiyle raporunu sundu. "İmparatorum," dedi Lirael, sesi rüzgarın uğultusunda pürüzsüzce yankılanarak. "Yeraltı nehrinin saptırılması tam anlamıyla başarılı oldu. Piramidin içindeki soğutma sistemi tamamen çöktü. Ancak... içerideki enerji sönmek yerine, akıl almaz bir hızla kendi içine doğru yoğunlaşıyor. Sıcaklık dalgalanması normal sınırların çok üzerinde. Setekh’in enerjisi, bizim Aetherium’da karşılaştığımız o kaotik mutasyon dalgalarıyla rezonansa girmeye başladı. İçeride kimyasal ve büyüsel bir birleşme yaşanıyor."
Vexia, zırhının vizörünü kapatıp Kaelen'e baktı. "Karanlık bir pakt kurmuşlar, Lordum. Piramidin altındaki o obsidyen reaktörü, şu an yaşayan bir hücre gibi kendi kendini tüketiyor. Eğer o yapıya doğrudan yaklaşırsak, yayacağı o kontrolsüz radyasyon ve ısı zırhlarımızı bile zorlayabilir. Mekanik aksamlarımız eriyebilir."
Lyra da masaya yaklaşarak okyanus yosunlarının durumunu gösterdi. "Karakolumuzdan gelen yosunlar bile bu devasa ısıyı hissetti ve solmaya başladı. Doğanın dengesi bu çölde tamamen yok edilmiş durumda. Kumun altındaki yaşam özü tamamen kuruyor."
Kaelen, elini havaya kaldırarak ordusuna son hücum pozisyonunu almasını emretti. Gözlerindeki o dipsiz kozmik boşluk, piramidin yaydığı o mor ve altın rengi ışık fırtınasının yansımasıyla parıldıyordu. Yüzünde ne bir korku ne de bir endişe vardı; sadece amansız bir rasyonellik ve her şeyi önceden hesaplayan o sarsılmaz irade.
"Eğer bir ateş kendi kendini tüketiyorsa," dedi Kaelen, sesi tüm ordunun zihninde sarsılmaz bir inançla yankılanarak. "Onu söndürmek için acele etmeyiz. Sadece, küle dönüştüğü o son anı bekler ve geride kalanları kendi sistemimizin temeli yaparız. Bırakın o sahte tanrı kendi içindeki ateşte yansın. Biz, o küllerin üzerinde yeni bir dünya kuracağız."
Kaelen'in emriyle birlikte, gölge çeliği araçlar paletlerinin altındaki hava yastıklarını maksimuma çıkararak o kızıl kumların üzerinde, çöken bir güneşe doğru sessiz ve son derece ölümcül bir yürüyüşe geçti. Lirael ve Vexia'nın ortak dehasıyla modifiye edilen motorlar, çölün kendi sıcağını bir yakıta dönüştürerek konvoyu durdurulamaz bir hızla o yanan piramidin kapılarına doğru taşıyordu. Büyük çarpışmanın ve sönmekte olan bir güneşin son çığlığı, çölün kumları altında yankılanmak üzereydi.
Bu bölüme tepkin neydi?





