Bölüm 55
Güneşin Sönüşü
Kızıl Çöller’in sınırı, sadece birkaç dakika önce on binlerce altın zırhlı savaşçının ve devasa Manticore süvarilerinin naralarıyla inlerken; şimdi yerini mor alevlerin tısladığı, camlaşmış devasa kraterlerden yükselen acı verici bir sessizliğe bırakmıştı. Kaelen Vane’in gölge çeliği filosu, hiçbir hasar almadan, motorlarından yayılan o ağır ve ritmik uğultuyla dumanların arasından süzülerek savaş alanının tam merkezine yerleşti.
Sınır Komutanı Amun, altın işlemeli zırhının büyük bir kısmı erimiş, yüzü ve elleri kumun şarapnel etkisiyle kesikler içinde kalmış halde, devasa bir kraterin kenarında diz çökmüştü. Etrafında, güneşe tapan o yenilmez ordusundan geriye kalan sadece birkaç bin yaralı ve dehşete düşmüş savaşçı vardı. Silahlarını çoktan kuma atmışlardı. Gökyüzündeki sahte tanrıları onları korumamıştı; karşılarındaki siyah demirden canavarlar ise doğanın ve inancın tüm kurallarını yerle bir etmişti.
Kaelen’in devasa komuta aracının ön kapağı ağır bir tıslamayla açılarak kumların üzerine metal bir rampa indirdi. Kaelen, üzerinde simsiyah savaş tuniği ve pürüzsüz peleriniyle rampadan aşağı yavaşça yürüdü. Adımları, camlaşmış kumların üzerinde tok bir ses çıkarıyordu. Onun hemen arkasında, hançerlerini ellerinde rahatça çeviren Elara ve elindeki simyasal sensörle etrafı tarayan Vexia vardı.
Kaelen, Amun’un tam önünde durdu. Çölün o kavurucu, elli derecelik sıcağı Kaelen’in etrafındaki dondurucu kozmik auraya çarptığı an parçalanıyor, onun bedenine ulaşamadan serin bir esintiye dönüşüyordu.
Amun, başını yavaşça kaldırıp bu genç imparatora baktı. "Bizi öldür," diye fısıldadı kurumuş dudaklarıyla. "Güneşin Varisleri esaret altına girmez. Kurbanlarımızın kanı, Firavun Setekh’in ateşini harlayacaktır."
Kaelen’in yüzünde ne bir zafer kibri ne de bir öfke vardı. O, düşmanlarını ezmekten zevk alan bir sadist değil; evreni rasyonel bir denkleme oturtmaya çalışan mutlak bir mimardı.
"Firavununuzun ateşi sadece kendi tahtını ısıtıyor, Amun," dedi Kaelen, sesi çölün rüzgarında pürüzsüz ve dondurucu bir kesinlikle yankılanarak. "Siz güneşe değil, sizi kalkan olarak kullanan kibirli bir çocuğa tapıyorsunuz. Eğer sizi öldürmek isteseydim, toplarımın menzilini ordunuzun merkezine odaklar ve hiçbirinizi sağ bırakmazdım. Ama ben buraya bir mezarlık inşa etmeye gelmedim."
Kaelen, elini arkasında birleştirerek yaralı savaşçılara doğru döndü. "Kızıl Çöller artık Hegemonya'nın bir parçasıdır. Benim imparatorluğumda tanrılar, firavunlar veya köleler yoktur. Sadece liyakat, bilim ve nizam vardır. Kılıçlarınızı bırakıp, ordumun lojistik hatlarında ve yeni inşa edilecek çöl karakollarımızda çalışmayı kabul ederseniz, aileleriniz ve siz, güneyin bu merhametsiz güneşinden sonsuza dek korunursunuz. Setekh için ölmeyi seçenler ise, bu kraterlerde çürümeye terk edilecektir."
Amun yutkundu. Hayatı boyunca ona sadece boyun eğmesi ve kan dökmesi emredilmişti. Ancak karşısındaki bu adam, ona bir din veya sahte bir onur değil; hayatta kalma ve yeni bir düzende yer alma şansı sunuyordu. Kaelen'in bu acımasız ama mutlak rasyonel adaleti, fanatizmin en güçlü zehrini bile saniyeler içinde panzehire dönüştürüyordu. Amun, başını kuma değdirerek Kaelen’in önünde tam bir teslimiyetle eğildi. Kalan binlerce savaşçı da komutanlarını takip etti.
Kızıl Çöller’in en büyük savunma hattı, sadece fiziksel olarak değil, ideolojik olarak da tek bir adamın aklı karşısında diz çökmüştü.
Aynı anlarda, çölün derinliklerinde gökyüzünü delen o devasa altın piramidin taht odasında, sınırdan gelen yıkım haberleri tam bir deprem etkisi yaratmıştı.
Firavun Setekh, elindeki altından dövülmüş asayı tahtının kolçağına öfkeyle vurarak parçaladı. Gözlerindeki güneş rünleri, kontrolsüz bir magmanın fokurdaması gibi kırmızı ve turuncu renklerde vahşice parlıyordu.
"Amun teslim mi oldu?!" diye kükredi Setekh, haberi getiren ulak rahiplerinin üzerine yürüyerek. "On binlerce savaşçım, o kuzeyli böceklerin demir arabaları karşısında diz mi çöktü? Güneşin onurunu sattılar! Hepsini canlı canlı yakacağım!"
Setekh’in bu kör edici ve dürtüsel öfkesi, tahtın hemen arkasındaki gölgelerde oturan Seraphina için adeta bir müzik gibiydi. Moirai Tarikatı'nın bu esmer, yeşil gözlü varisi, Setekh’in her bir kriz anını onu biraz daha kendine bağlamak ve genetik planlarını ilerletmek için kullanıyordu.
Seraphina, yavaşça ayağa kalkıp Setekh’in arkasından süzüldü. Narin, serin ellerini firavunun kaslı omuzlarına yerleştirdiğinde, Setekh’in o kontrolsüz ateşi bir anlığına duruldu. Seraphina’nın teninden yayılan o kadim, mikro-büyüsel feromonlar, Setekh’in zihnindeki öfkeyi şehvete ve karanlık bir kibre dönüştürüyordu.
"Yüce Firavun," diye fısıldadı Seraphina, dudakları Setekh’in kulağına neredeyse değecek kadar yakınken. "Kuzeyin imparatoru, sınırlarınızı geçerek aslında kendi mezarını kazdı. Çelik, sıcağı emer. Kumların derinliklerine indiklerinde, o devasa makineleri çöle batacak ve askerleri susuzluktan delirecektir. Siz sadece sabredin."
Setekh hızla ona döndü. "Onları kumun içinde çürümeye terk edemem! Kaelen Vane benim piramidime yaklaşıyor!"
"Ve geldiğinde, karşısında bir ordu değil, bir tanrı bulmalı," dedi Seraphina, yeşil gözleriyle Setekh’i tamamen hipnotize ederek. Moirai’nin o asırlar süren sinsi oyununun en kritik aşamasına geçiyordu. "Piramidin altındaki 'Güneşin Kalbi' adlı kadim obsidyen reaktörünü biliyorum. Bırakın, bu geceki ayinde sizin kanınızla o reaktörün enerjisini birleştireyim. Benim tarikatımın kadim simyası, sizin ilahi kanınızı bir silaha dönüştürebilir. Sizin soyunuz, sadece çölü değil, Aethelgard'ın tüm kıtasını yönetecek bir güce ulaşmalıdır."
Setekh, Seraphina'nın bu sözlerindeki o devasa güç vaadi karşısında tamamen teslim oldu. Kibrini besleyen bu kadın, ona ihtiyacı olan o tanrısal tatmini sunuyordu. Seraphina, Setekh'i piramidin karanlık alt katlarına doğru yönlendirirken, zihninin derinliklerinden Kayıp Deniz'deki Yüce Ana Morgana'ya o sinsi mesajı gönderdi:
"Ateş, kalkanını düşürdü. Firavun'un tohumu bu gece tarikatımızın gen havuzuna eklenecek. Kaelen Vane'in karşısına çıkaracağımız o kozmik rakibin temelleri, piramidin karanlığında atılıyor."
Kuzey Ordularının kampında ise her şey, Seraphina'nın tahmin ettiği o "susuzluktan çıldırma" senaryosunun tam tersi bir kusursuzlukla işliyordu.
Gece çöktüğünde çölün dondurucu soğuğu başlamıştı, ancak Kaelen'in gölge çeliği konvoyu, dışarıya zerre kadar ısı sızdırmayan termal bir düzenle kampını kurmuştu. Komuta aracının geniş toplantı salonunda, Kaelen masanın başındaydı. Karşısında Vexia ve lojistikten sorumlu Lirael duruyordu.
Lirael, önündeki devasa çöl haritasına bir dizi gümüş raptiye yerleştirdi. "İmparatorum," dedi Lirael, her zamanki o ölçülü, duygusuz ama dikkat çekici derecede pratik sesiyle. "Gündüz ilerlerken çölün sismik verilerini analiz ettim. Setekh’in ordusunun su ihtiyacını nasıl karşıladığı her zaman bir sırdı, ancak radarımız kumların yaklaşık yüz metre altında, doğrudan Setekh’in piramidine doğru akan devasa bir yeraltı nehri tespit etti. Piramit, aslında bir tapınak değil; çölün tüm yeraltı suyunu merkeze çeken ve soğutma sağlayan devasa bir hidro-merkez."
Kaelen’in gözleri, haritadaki o yer altı nehir hattına odaklandı. Kaba kuvvetle saldırmak her zaman en son seçenekti. Eğer düşmanın kalesi su üzerine kurulmuşsa, o suyu kesmek savaşı başlamadan bitirebilirdi.
Vexia heyecanla öne atıldı. "Eğer o yeraltı nehrini bulduysak, cüce mühendislerimizin delici füzeleriyle kumun altına inebiliriz. Suyun yatağını simyasal patlayıcılarla saptırarak doğrudan yüzeye, bizim kamp alanımıza doğru yönlendirebiliriz!"
"Sadece suyu saptırmak yetmez," dedi Kaelen, o acımasız ve rasyonel zekasıyla devreye girerek. O, sorunları sadece çözmez, onları doğrudan bir silaha dönüştürürdü. "Eğer nehrin yatağını kaydırırsak, piramide giden su akışı kesilir. Ancak piramidin içindeki devasa altın zırhları ve güneş rünlerini soğutan sistem susuz kalırsa, kendi içlerinde kavrulmaya başlarlar. Lirael, yeraltı nehrinin basınç noktalarını tespit et."
Lirael, zihnindeki o asırlık hesaplama yeteneğiyle saniyeler içinde cevap verdi. "Koordinatlar hazır, İmparatorum. Eğer yönlendirmeyi tam gece yarısı yaparsak, güneş doğduğunda Setekh’in piramidindeki soğutma sistemi tamamen çökmüş olacak. Güneşin Varisleri, kendi güneşlerinde yanacaklar."
Kaelen başını onaylayarak salladı. Lirael'in sunduğu bu kusursuz ve acımasız çözümler, Kaelen'in ona olan güvenini her geçen gün daha da perçinliyordu. Moirai Tarikatı'nın bu sinsi Gözlemci Kızı, güzelliği veya bedeniyle değil; Kaelen'in zihniyle eşzamanlı düşünebilen yegane kişi olarak onun o aşılmaz duvarlarını birer birer indiriyordu.
"Operasyonu başlatın," diye emretti Kaelen.
Gece yarısı, gölge çeliği matkaplar çölün kumlarını delerek yerin yüz metre altındaki o kadim yeraltı nehrine ulaştı. Kaelen'in mühendisleri, suyun yönünü büyük bir hassasiyetle değiştirirken, Setekh’in o kibirli ve aşılamaz dediği piramidi, sessizce kendi sonuna doğru sürükleniyordu. Evrenin kaderi, Kaelen'in o soğuk aklının etrafında bükülmeye devam ediyordu ve güneşin sönmesi artık an meselesiydi.
Bu bölüme tepkin neydi?





