Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 36

Çay Yapraklarındaki Sırlar

Parçalanmış Boğazlar'ın suları nihayet durulmuştu. Okyanusun kurşuni rengi, Abisal Yırtıcı'nın ölümünün ardından yavaş yavaş berrak, koyu bir maviye dönüyordu. Ancak savaşın bitmesi, işin bittiği anlamına gelmiyordu. Gerçek bir imparatorluk, savaşı kazandığı an değil, o savaşın ganimetlerini halkı için nasıl işlediği an belli olurdu.

Devasa Abisal Yırtıcı'nın cansız bedeni, Siyah Taht'ın kıç tarafına bağlanan kalın gölge çeliği halatlarla Obsidyen Körfezi'ne doğru ağır ağır çekiliyordu. Geminin güvertesinde, iki zıt medeniyetin kültürel çatışması ve yavaş yavaş filizlenen merakı gözlemlenebiliyordu.

Zefir Takımadaları'nın rüzgar bilginleri, yaratığın devasa kemik plakalarının üzerine çıkmış, ellerindeki kurutulmuş deniz yosunlarını yakarak okyanusun ruhuna kadim bir veda duası mırıldanıyorlardı. Onların inancına göre, ne kadar korkunç olursa olsun her canlının doğada bir yeri vardı ve ölümü saygıyla onurlandırılmalıydı.

Hemen birkaç metre ötelerinde ise Vexia, üzerinde leke tutmaz simyager önlüğü ve elinde bir dizi ölçüm cihazıyla yaratığın kesilen dokunacından numuneler alıyordu. Vexia için bu yaratık bir ruh değil, devasa bir organik reaktör, imparatorluğun donanması için eşsiz bir biyolojik zırh kaynağıydı. Kaelen, güvertenin üst kısmından bu iki farklı yaklaşımı sessizce izledi. İkisini de yargılamadı; bir imparatorluk, inancın huzuruna ne kadar ihtiyaç duyuyorsa, bilimin soğuk neşterine de o kadar muhtaçtı.

"Kültürlerimiz birbirine su ve yağ kadar zıt, İmparator Vane," dedi bir ses.

Kaelen başını çevirdiğinde, Zefir Başkomutanı Thalor'un yanına yaklaştığını gördü. Yaşlı silf, Kaelen'in yanındaki tırabzanlara yaslandı ve okyanusun ufkuna baktı. Yüzündeki yara izleri, sabah güneşi altında daha da derin görünüyordu. Dünkü savaşta Kaelen'in gemilerini onun mürettebatı için feda etmeyi göze alması, Thalor'un içindeki buzları kırmıştı ama bu, hemen kucaklaşacakları anlamına gelmiyordu. Dostluk, zamanın ördüğü bir zırhtı.

"Zıtlıklar, sağlam bir yapının temelini oluşturur," diye yanıtladı Kaelen, bakışlarını okyanusun enginliğinde tutarak. "Aynı yöne esen iki rüzgar fırtına yaratır ama zıt yönlerden gelen rüzgarlar, gemiyi dengede tutar."

Thalor, kemerindeki deri keseden işlemeli, gümüş bir matara çıkardı. İçinden sıcak, baharatlı ve okyanus tuzu kokan bir buhar yükseliyordu. Matarayı önce Kaelen'e uzattı. "Zefir'in 'Gümüş Yosun' çayıdır. Bizim adalarımızda, kan döküldükten sonra komutanlar bu çayı paylaşmadan kılıçlarını kınlarına koymazlar. Zihni açar, denizin kibrini alır."

Kaelen, bu küçük ama son derece önemli diplomatik jesti reddetmedi. Matarayı aldı ve yavaşça bir yudum içti. Çay, gerçekten de zihnini inanılmaz bir ferahlıkla doldurmuştu; boğazından aşağı inen sıcaklık, dondurucu rasyonel düşüncelerinin arasına insani bir sükunet katmıştı.

"Ellinci fetih yılımda," diye söze başladı Thalor, kendi sırası geldiğinde çaydan bir yudum alarak, "genç ve kibirli bir rüzgar süvarisiydim. Bir Abisal Yırtıcı sürüsüne tek başıma saldırma cüretini gösterdim. O gün, benim kibrim yüzünden yüz elli adamım boğularak öldü. Yüzümdeki bu yara, o gün okyanusun bana verdiği bir derstir." Thalor, Kaelen'in gözlerinin içine baktı. "Dün, sizin o devasa geminizle yaratığın çenesine atıldığınızı gördüğümde, aynı genç ve kibirli adamı gördüğümü sandım. Ancak siz kılıcınızı savurduğunuzda, orada kibir yoktu. Sadece kusursuz, buz gibi bir matematik vardı. O yaratığı öfkeyle değil, bir cerrah gibi öldürdünüz."

"Öfke, kontrol edemediğin bir silahtır Komutan," dedi Kaelen, samimi bir ses tonuyla. "Eğer bir lidenseniz, kendi kibrinizi askerlerinizin kanıyla ödeyemezsiniz. Her hamlenin bir bedeli vardır."

Bu konuşma, iki adam arasındaki o ilk gerçek yoldaşlık bağını atmıştı. Kaelen onu gücüyle ezmemiş, Thalor da sırf hayatı kurtuldu diye Kaelen'in önünde yaltaklanmamıştı. İkisi de liderliğin o ağır, yalnız ve kanlı yükünü anlayan adamlardı. Bu tür dostluklar, Aethelgard'da kolay bulunmazdı.

Güvertenin alt kısımlarında, lojistik ve tıbbi malzemelerin depolandığı loş bir alanda, Moirai Tarikatı'nın Gözlemci Kız Kardeşi Lirael (Zefir elçiliğinin hizmetçisi kılığına girmiş cadı) sessizce çalışıyordu.

Lirael, elindeki bezi sıcak suya daldırıp güvertedeki kan lekelerini siliyor gibi görünse de, aslında yukarıdaki konuşmanın her kelimesini, rüzgarın taşıdığı ufak yankılar sayesinde ezberliyordu. Kaelen'in Thalor ile olan bu diyaloğu, Lirael'in zihninde Kaelen'in psikolojik profilini daha da netleştiriyordu.

"Sadece akla ve liyakate değer veriyor," diye düşündü Lirael. "Kendi kibrine yenik düşenleri zayıf buluyor. Eğer onun yanına yaklaşacaksam, sıradan bir kadın olarak değil; onun imparatorluğunun yükünü paylaşabilecek, kusursuz ve rasyonel bir yönetici gibi görünmeliyim."

Lirael, elindeki bezi kovanın içine bıraktı. Kaelen'in tohumunu almak ve Moirai Tarikatı'nın o kusursuz, evrenleri titretecek kozmik varisini doğurmak kolay olmayacaktı. Yıllarca bu sarayda kalmalı, yavaş yavaş yükselmeliydi. Belki lojistik departmanına sızmalı, orduların erzak zincirini Kaelen'in bile takdir edeceği bir matematiksel kusursuzlukla yeniden düzenlemeliydi. Onu baştan çıkarmayacaktı; onu, kendisine muhtaç bırakacaktı. Bu sinsi genetik av, bir nakış gibi on yıllar boyunca ilmek ilmek işlenecekti.

Öğleden sonra, Siyah Taht Obsidyen Körfezi'ne giriş yaptığında, limandaki kalabalık devasa yaratığın cansız bedenini gördüğünde huşu içinde sessizliğe gömüldü. Ancak bu sessizlik kısa sürdü; Kaelen'in sistemi devreye girdiğinde limandaki vinçler ve gölge çeliği kancalar saniyeler içinde çalışmaya başladı. İşçiler yaratığı parçalara ayırmak için devasa platformlar kurdular.

Kaelen, çalışma odasına çekildiğinde Vexia hızla içeri girdi. Yüzünde, her zamanki bilimsel neşesinin aksine derin bir endişe ve kafa karışıklığı vardı.

"Lordum," dedi Vexia, elindeki kurşun kaplamalı küçük bir sandığı masaya dikkatle bırakarak. "Yaratığın sinir merkezini, kılıcınızı sapladığınız o noktayı inceledim. Amacım onun zehir bezlerinden simyasal bir asit elde etmekti. Ancak içeride bulduğum şey... bu dünyaya ait değil."

Vexia sandığı açtı. İçeride, Abisal Yırtıcı'nın o fosforlu mavi damarlarına benzemeyen, kapkara ama içten içe mor yıldız tozları gibi parlayan, avuç içi büyüklüğünde, pürüzlü bir kristal duruyordu. Kaelen bu kristalin aurasını anında tanıdı. Bu, Aetherium boyutundan gelen, Xylar'ı öldürdüğünde eline düşen çekirdeklerin saf, rafine edilmemiş bir versiyonuydu.

Kaelen'in kaşları çatıldı. "Aetherium'un enerjisi... Okyanusun dibindeki bir canavarın beyninde ne arıyor?"

Vexia yutkundu. "Sadece bu da değil. Kristal, yaratığın beyniyle organik bir bağ kurmuştu. Onu yavaş yavaş mutasyona uğratıyor, daha zeki ve daha saldırgan hale getiriyordu. Lordum... Aetherium boyutundan dünyamıza sızan tek yer, sizin taht odanızda açtığınız o ana kapı değil. Parçalanmış Boğazlar'ın dibinde, okyanusun en derin çukurlarında ufak uzay-zaman yırtıkları açılmış olmalı. Evrenimizin dokusu su alıyor."

Kaelen ayağa kalktı ve masadaki o mor parlayan kristale baktı. Her şeyin bir nedeni ve sonucu vardı. Kaelen, Aetherium'un kilidini açarak Aethelgard'ın kaderini sonsuza dek değiştirmişti. Düşman sadece yukarıda, yıldızların arasında değildi. Aynı zamanda ayaklarının altında, okyanusun ulaşılmaz karanlıklarında da sessizce uyanıyor, Aethelgard'ın kendi yaratıklarını mutasyona uğratarak Kaelen'in imparatorluğuna karşı organik bir silaha dönüştürüyordu.

"Okyanusun dibi," diye fısıldadı Kaelen. Zihninde, yapması gereken ilk devasa mühendislik hamlesi şekillenmeye başlamıştı bile. "Eğer düşman karanlıkta saklanıyorsa, okyanusu kurutmayacağız. Onların nefes aldığı o karanlığa, kendi çelik şehirlerimizi inşa edeceğiz."

Kaelen, Vexia'ya döndü. "Bana okyanus basıncına dayanabilecek, denizaltı keşif zırhları tasarla. Zefir'in rüzgar bilginleriyle çalış. O yırtığı bulup kendi ellerimle mühürleyeceğim."

Savaş, artık kıtaların sınırlarını aşmış, okyanusun dibine ve evrenin ötelerine uzanan, her adımın devasa sonuçlar doğurduğu destansı ve yavaş bir maratona dönüşmüştü. Ve Kaelen Vane, bu maratonun her kilometresini demir iradesiyle adımlamaya kararlıydı.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap