Bölüm 34
Obsidyen Körfezi
Aethelgard kıtasının doğu sınırında, eskiden balıkçıların bile fırtınalar yüzünden yanaşmaya korktuğu hırçın sahil şeridi, Kaelen'in emriyle sadece birkaç ay içinde devasa bir askeri ve ticari limana dönüştürülmüştü: Obsidyen Körfezi.
Limanın devasa dalgakıranları, okyanusun hırçın dalgalarını bir jilet gibi kesen sivri gölge çeliği bloklarından inşa edilmişti. Limanın iç kısımlarında, bacalarından hafif, arıtılmış bir buharın tüttüğü, gövdeleri tamamen simsiyah metalden dökülmüş devasa savaş gemileri demirliydi. Bu gemiler rüzgara veya küreklere ihtiyaç duymuyordu; alt kısımlarındaki simya reaktörleri sayesinde denizi yararak ilerleyen, Kaelen'in endüstriyel savaş makinesinin okyanuslardaki yeni dişleriydiler.
O sabah, Obsidyen Körfezi'nin kurşuni gökyüzünde, bu ağır ve karanlık mühendislik harikalarına tamamen zıt, adeta bir şiir gibi süzülen gemiler belirdi.
Zefir Takımadaları'nın rüzgar filosu limana yaklaşıyordu. Zefir gemilerinin gövdeleri, okyanusun derinliklerinden çıkarılan hafif, beyaz bir mercan ağacından yontulmuştu. Yelkenleri kumaştan değil, aralarına rüzgar rünleri dokunmuş, havada kendi kendine dalgalanan yarı saydam, turkuaz renkli bir tür enerji ağından yapılmıştı. Suya neredeyse hiç temas etmeden, dalgaların birkaç santim üzerinde süzülerek ilerliyorlardı.
Kaelen Vane, limanın en yüksek gözetleme kulesinde ellerini arkasında birleştirmiş, bu iki zıt medeniyetin karşılaşmasını izliyordu. Yanında Vexia, elindeki dürbünle Zefir gemilerinin aerodinamik yapısını hayranlıkla incelerken, Elara gölgelerin içinde sessizce duruyordu.
"Yelkenlerinde hiçbir simyasal itici güç yok," diye mırıldandı Vexia, bilimsel bir takıntıyla. "Sadece rüzgarın kinetik enerjisini emiyor ve geminin omurgasındaki rünler aracılığıyla bir yerçekimi itkisine dönüştürüyorlar. Çok hızlı ve zarifler. Ama..." Vexia dürbününü indirdi. "...çok kırılganlar. Bizim gölge çeliği fırkateynlerimizden birinin zırhına çarpsalar, saniyeler içinde kürdan gibi kırılırlar."
"İşte bu yüzden birbirimize ihtiyacımız var," dedi Kaelen, sesi kuledeki rüzgarın uğultusunu bile bastıracak kadar pürüzsüz ve dondurucuydu. "Onların hızı bizim zırhımızla, bizim yıkım gücümüz onların manevra kabiliyetiyle birleşecek. Mükemmel bir müttefik, seninle aynı olan değil, senin eksiklerini kendi gücüyle kapatabilendir."
Limanın devasa basalt iskelesinde, diplomatik karşılama her zamanki gibi Kaelen'in o soğuk, pratik tarzıyla gerçekleşti. Törenler, uzun konuşmalar veya gösterişli şölenler yoktu. Sadece haritalar ve strateji vardı.
Zefir Baş Elçisi Kaelara, gemisinden iskeleye indiğinde yanında oldukça sert yüzlü, rüzgardan yanmış mavi teni ve yüzündeki derin yara izleriyle dikkat çeken yaşlı bir silf vardı. Adamın üzerindeki zırh, Kaelara'nın aksine oldukça yıpranmış ve savaş görmüştü.
"İmparator Vane," dedi Kaelara, zarifçe başını eğerek. "Size Zefir Donanması'nın Başkomutanı Thalor'u takdim edeyim. Parçalanmış Boğazlar'daki ortak tatbikatımızı o yönetecek."
Thalor, Kaelen'e başını eğmedi. Sadece okyanusun derinliklerini andıran fırtına grisi gözleriyle, Kaelen'in simsiyah pelerinine ve devasa çelik gemilerine küçümseyen bir bakış attı. "Karada orduları ezmek başka bir şeydir, İmparator. Ancak okyanus, sizin o ağır metal oyuncaklarınızı saniyeler içinde yutar. Parçalanmış Boğazlar'daki Abisal Yırtıcılar, kara askerlerinin masallarındaki canavarlara benzemez. Onlar denizin altından saldırır, gemilerinizin omurgasını kırar ve sizi karanlıkta boğar. Gemilerinizin bu hantallığıyla bize ayak bağı olmamanızı umuyorum."
Elara'nın eli anında hançerine gitti ama Kaelen tek bir bakışıyla onu durdurdu. Kaelen, Thalor'un bu kibrine öfkelenmedi. Aksine, bu adamın onuruyla ve deneyimiyle konuştuğunu rasyonel bir şekilde analiz etti. Anında kazanılan, sahte dostluklardansa, bu tür dürüst ve sert bir şüpheciliği tercih ederdi. Dostluk ve yoldaşlık, ancak kan ve terle sınandığında gerçek değerini bulurdu.
"Gemilerimin hantallığı sizi endişelendirmesin, Komutan Thalor," dedi Kaelen, doğrudan yaşlı donanma komutanının gözlerinin içine bakarak. "Bizim görevimiz o yaratıklardan kaçmak veya onlarla denizde dans etmek değil. Bizim görevimiz, okyanusu onların kanıyla kaynatmak. Zefir gemileri o yaratıkları yüzeye çekecek, benim çelik gemilerim ise okyanusu onların mezarı yapacak. Strateji toplantısı bir saat sonra amiral gemisinde başlayacak. Gemilerinize erzak yüklenmesine izin verin."
Kaelen arkasını dönüp giderken, Thalor bu genç insanın o ağır, boyun eğdirici ve sarsılmaz aurası karşısında istemsizce yutkundu. Kaelen'in kelimelerinde kibir yoktu, sadece gerçekleşmesi mutlak bir kaderden bahsediyor gibiydi. Kaelen Vane, güveni kelimelerle değil, eylemlerle inşa edecekti.
Aynı saatlerde, Aethelgard'ın algı sınırlarının ötesinde, okyanusun en fırtınalı yerinde gizlenen Gümüş Pus Adası'nda, Moirai Tarikatı'nın derin salonları farklı türden bir fırtınaya sahne oluyordu.
Yüce Ana Morgana, geniş ve karanlık odanın merkezindeki Kader Havuzu'na eğilmişti. Gümüş sıvı, normalde geleceğin pürüzsüz olasılıklarını bir ayna gibi yansıtırken, bugün adeta kaynıyor, çalkalanıyor ve içindeki görüntüler saniyeler içinde paramparça oluyordu.
"Yüce Ana, gözleriniz kanıyor!" diye haykırdı Rahibe Lilith, endişeyle öne atılarak.
Morgana, elini kaldırarak onu durdurdu. Zümrüt yeşili gözlerinden gerçekten de ince birer kan damlası süzülüyordu ancak yüzündeki o büyülenmiş, korkutucu tebessüm bozulmamıştı. "Sorun yok, Lilith. Sadece... Kaelen Vane'in geleceğini izlemek, yanan bir güneşe çıplak gözle bakmak gibi. O adam, evrenin doğal akışında koca bir 'Kör Nokta'. Etrafındaki herkesin kaderi bir iplik gibi netken, onun attığı her adım, binlerce yeni ve imkansız zaman çizgisi yaratıyor."
Morgana, gümüş suya parmaklarını daldırdı. "Başkent'teki Gözlemci kız kardeşimiz Elysia'dan gelen raporu aldım. Feromonlarımız, dişil manipülasyonlarımız onda işe yaramıyor. Onun zihni, duygulardan tamamen arındırılmış, etrafına kozmik bir duvar örmüş kusursuz bir makine."
"Öyleyse tohumunu nasıl alacağız?" diye sordu Lilith, çaresizlikle. "Yüzyıllardır beklediğimiz o kusursuz genetiği nasıl tarikatımıza katacağız?"
Morgana, yüzündeki kanı ipek bir mendille silerken yavaşça doğruldu. Gözlerindeki o asırlık, sinsi zeka yeniden parladı. "Kaelen Vane kaba şehvete düşmez. Onu yatağa çekemezsiniz. Ancak onun her eylemi 'mantık' ve 'verimlilik' üzerine kurulu. Şu an Zefir Takımadaları'nın silfleriyle ittifak kuruyor. Yakında diğer ırklarla, Aetherium'un o kaotik evreninden kurtulan varlıklarla, hatta düşmanlarıyla bile stratejik bağlar kuracak. Onun yanına ulaşmak için ona bir kadın olarak değil, onun imparatorluğu için 'vazgeçilmez bir varlık' olarak yaklaşmalıyız."
Morgana, tapınağın loş duvarlarında asılı duran, tarikatın en seçkin genç kızlarının portrelerine baktı. "Kızlarımızı sıradan cariyeler olarak değil, kusursuz komutanlar, emsalsiz bilim insanları ve eşsiz stratejistler olarak eğiteceksiniz. Kaelen'in ordularına sızacaklar. Yıllarca sürecek savaşlarda, onun yanında kan dökecekler. Kaelen, ancak zekasına, sadakatine ve gücüne saygı duyduğu bir kadına o kozmik duvarını aralayabilir. Yüzüncü fetih yılına kadar bekleyeceğiz gerekirse. O tohumu aldığımızda, Moirai'nin doğuracağı o çocuk, Kaelen'in bu yarattığı sistemi bile ezip geçecek yeni bir evrenin tanrısı olacak."
Moirai Tarikatı'nın bu sinsi dokuması, Kaelen'in o soğuk zihnine giden yolun kalpten değil, salt akıldan ve sadakat testlerinden geçtiğini anlamıştı. Bu, onlarca yıl sürecek devasa bir genetik avın sadece giriş bölümüydü.
Obsidyen Körfezi'nden ayrılan devasa ortak filo, Parçalanmış Boğazlar'a doğru yelken açtı.
Kaelen, amiral gemisi "Siyah Taht"ın güvertesinde, okyanusun o tuzlu ve hırçın rüzgarına karşı dimdik duruyordu. Yanında, geminin hareketlerine alışmaya çalışan Vexia, rüzgarı kendi lehine kullanan Lyra ve gölgelerde her zamanki gibi sessiz kalan Elara vardı. Kaelen'in zihnindeki sistem, Aetherium'da bıraktığı o devasa radar kulesinden ufak veri akışları sağlarken, Kaelen'in aklı şu anki dünyaya ve bu yeni deniz ittifakına odaklanmıştı.
"Deniz fırtınaları sertleşiyor," dedi Kaelara, Kaelen'in yanına yaklaşarak. Rüzgar, silfin saçlarını çılgınca savururken, Kaelen'in pelerini bile milimetrik ve ağır bir şekilde hareket ediyordu. Kaelen'in etrafındaki yerçekimi, okyanusun fırtınasını bile ehlileştiriyordu. "Abisal Yırtıcılar bu tür fırtınaları sever. Avlanma alanlarına giriyoruz."
"Komutan Thalor'un filosu pozisyon aldı mı?" diye sordu Kaelen, ufukta birer hayalet gibi süzülen Zefir gemilerine bakarak.
"Evet," dedi Kaelara, ancak sesinde hafif bir gerginlik vardı. "Thalor hala size güvenmiyor. Okyanusun ortasında, sizin çelik gemilerinizin batmasından ve bizim filomuzu da dibe çekmesinden korkuyor."
"Onun korkuları beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, kan döküldüğünde okyanusu terk edip etmeyeceği," diye yanıtladı Kaelen.
O an, geminin pruvasından devasa bir sarsıntı hissedildi. Okyanusun suyu aniden siyaha dönüştü. Denizin derinliklerinden, kulakları sağır eden, balina şarkısıyla bir iblis çığlığının karışımını andıran korkunç bir ses yükseldi. Siyah suların içinden, bir savaş gemisi büyüklüğünde, üzeri tamamen kemik plakalarla kaplı ve onlarca dokunacı olan devasa bir Abisal Yırtıcı fırladı.
Canavar, doğrudan Kaelen'in amiral gemisine değil, ileride rüzgarla süzülen, Thalor'un komuta ettiği en hızlı Zefir gemisine doğru havaya sıçradı.
Diplomasi, güven inşası ve karşılıklı güç testleri sona ermişti. Artık kelimelerin bittiği, ittifakların sadece savaşın o kaotik kan gölünde mühürleneceği asıl sınav başlıyordu. Kaelen, kılıcını çektiğinde gözlerinde denizden bile daha derin ve dondurucu bir fırtına koptu.
Bu bölüme tepkin neydi?





