Bölüm 31
Moirai'nin Gözleri
Aetherium boyutunun o dipsiz, yıldızlarla dolu boşluğunda yükselen devasa siyah karakol, artık Aethelgard'ın bir uzantısı haline gelmişti. Vexia, saatler süren dikkatli ve aralıksız bir çalışmanın ardından, Kaelen'in sisteminden aldığı ufak bir kozmik frekans parçasını kulenin ana kristal konsoluna entegre etmeyi başarmıştı. Konsolun yaydığı o soğuk mavi ışıklar bir anda Kaelen'in dikilitaşının simgesi olan mor ve altın sarısı renklere dönüştü.
"Bağlantı kuruldu, Lordum," dedi Vexia, zırhının içinden derin bir nefes alarak. "Bu kule artık Hegemonya Dikilitaşı'nın doğrudan bir sinyal güçlendiricisi olarak çalışıyor. Kapıyı kapatıp Aethelgard'a dönsek bile, buradaki radar ağımız Aetherium'un bu bölgesindeki her türlü uzay-zaman hareketini bize anında bildirecek."
Kaelen, kulenin devasa camından dışarıdaki o kaotik evrene son bir kez baktı. Aetherium'un tanrıları ilk raundu kaybetmişti ancak bu evrenin ne kadar büyük ve tehlikeli olduğunu artık kendi gözleriyle görmüşlerdi. "Burada kalıcı bir ordu bırakmayacağız," diye emretti Kaelen. "Sadece gölge çeliğinden yapılmış otonom golemleri ve birkaç gizli rün tuzağı yerleştirin. Aetherium'un tanrıları bu kuleyi geri almak için ordular gönderecektir. Bırakın gelsinler; kendi evrenlerinde kan dökmek, bizim dünyamızı kirletmelerinden çok daha iyidir."
Ekip, görevini kusursuzca tamamlamanın verdiği o ağır ama tatmin edici yorgunlukla boyut kapısından geçerek Aethelgard'ın Başkenti'ne, o tanıdık siyah basalt saraya geri döndü.
Ancak Kaelen'in, boyutların ötesindeki o karanlık tanrılarla savaşırken bilmediği, Aethelgard'ın kendi içinde, binlerce yıldır uyuyan çok daha sinsi, çok daha köklü bir tehlike vardı.
Aethelgard kıtasının bilinen haritalarının çok ötesinde, her zaman geçit vermez fırtınalarla çevrili olan ve "Kayıp Deniz" olarak bilinen okyanusun tam kalbinde, gizli bir ada yatıyordu: Gümüş Pus Adası.
Bu adada krallar, ordular veya şövalyeler yoktu. Sadece sislerin arasına gizlenmiş, beyaz mermerden inşa edilmiş, devasa ve kadim bir tapınak vardı. Burası, Aethelgard'ın tarihi boyunca yükselen ve çöken tüm imparatorlukları gölgelerin içinden yöneten, kralların kan soylarını genetik bir satranç tahtası gibi işleyen Moirai Cadı Tarikatı'nın merkeziydi.
Tapınağın en derin, en karanlık odasında, zemine oyulmuş devasa bir havuz bulunuyordu. Havuzun içi suyla değil, sıvı cıvayı andıran, kendi kendine dalgalanan ve parlayan gümüşi bir sıvıyla doluydu. Bu sıvı, tarikatın geleceği, geçmişi ve uzay-zamanın tüm olasılıklarını izlediği 'Kader Havuzu'ydu.
Havuzun etrafında, yüzlerini siyah tüllerle gizlemiş, üzerlerinde zarafetle dökülen koyu mor cübbeler olan onlarca cadı, mutlak bir sessizlik içinde diz çökmüştü.
Havuzun tam başında ise Tarikat'ın Yüce Anası olan Morgana duruyordu. Morgana'nın yaşı yüzyıllarla ölçülse de, bedeni otuzlu yaşlarındaki bir kadının kusursuz, ölümcül ve büyüleyici güzelliğine sahipti. Kömür karası saçları omuzlarından dökülüyor, yeşil gözleri Kader Havuzu'ndaki dalgalanmalara kilitlenmiş bir şekilde parlıyordu.
Gümüş sıvı, aniden vahşi bir şekilde çalkalanmaya başladı. Havuzun yüzeyinde önce Şafak Ovaları'nda ezilen üç yüz bin kişilik ordunun görüntüsü, ardından Kaelen'in Aetherium'da o yıkım ışınını tek eliyle paramparça ettiği anın yankısı belirdi. Sıvı, Kaelen'in o soğuk, rasyonel ve kozmik yüzünü gösterdiği an, havuzdaki gümüş su kaynayarak buharlaşmaya başladı.
"Görüyorsunuz değil mi, kız kardeşlerim," dedi Yüce Ana Morgana, sesi tapınağın soğuk duvarlarında bir ipek gibi pürüzsüzce kayarak yankılanıyordu. "Binlerce yıldır kralların, elflerin ve cücelerin kan soylarını birleştirerek kusursuz bir 'Kozmik Varis' yaratmaya çalışıyoruz. Yüzyıllardır prenseslerimizi yabancı krallarla evlendiriyor, kan bağlarını zayıflatıyor veya güçlendiriyoruz. Ancak bu adam... Kaelen Vane... O, bizim genetik dokumamızın tamamen dışında, hiç yoktan var olan bir anomali."
Morgana'nın sağ kolu olan, kızıl saçlı ve delici bakışlı Rahibe Lilith öne çıktı. "Yüce Ana, onun ortaya çıkışı bizim tüm gelecek görücülerimizi kör etti. Yüzyıllık planlarımız Şafak Ovaları'nda onun tarafından tek bir günde ezildi. Onun o 'Sistem' adını verdiği enerji, kaderin ipliklerini doğrudan koparıyor. Onu yok etmeli miyiz? Ona karşı gizli suikastçılarımızı gönderebiliriz."
Morgana hafifçe güldü; bu gülüşte neşe değil, asırlar süren bir sabrın ve tehlikeli bir zekanın pırıltısı vardı.
"Kaba kuvvet," dedi Morgana, elini gümüş suya daldırıp suyun parmaklarından süzülmesini izlerken, "sadece zayıfların ve aptalların ilk başvurduğu yöntemdir. Aetherium'un o ilkel kristal varlıkları onu ezeceklerini sandılar ve küle döndüler. Kaelen Vane fiziksel bir savaşla, büyülerle veya kılıçlarla yenilemez. O, evrenin yeni kurallarını yazıyor."
Morgana, siyah tülünün altından yavaşça gülümsedi. "Onu yok etmeyeceğiz, Lilith. Onun kanını, kendi genetik havuzumuza katacağız. Onun soyu, Moirai Tarikatı'nın binlerce yıldır aradığı o nihai, kusursuz tohumun ta kendisi."
Odada fısıltılar yükseldi. Kaelen gibi dondurucu ve zeki bir hükümdarın zihnine sızmak, dünyadaki en zor şeydi.
"Onun kalbi taştan yapılmış gibi," dedi Lilith şüpheyle. "Yanındaki o üç kadın... elf, gölge suikastçısı ve simyager... Onu bir kalkan gibi koruyorlar. Sıradan şehvet oyunları böyle bir adamda işe yaramaz."
"Elbette yaramaz," diye onayladı Morgana, havuzdan uzaklaşarak tapınağın devasa pencerelerine, uzaklarda yatan Kaelen'in imparatorluğuna doğru bakarken. "Bu yüzden acele etmeyeceğiz. Planlarımız bir gece, bir ay veya bir yıl sürmeyecek. Belki yıllar alacak. En mükemmel, en kusursuz kızlarımızı eğiteceğiz. Onlara sadece güzelliği değil; zekayı, evrensel bilimleri, politikayı ve savaş sanatlarını öğreteceğiz. Onları yavaş yavaş, görünmez bir sis gibi onun imparatorluğuna, akademilerine, ordusunun alt kademelerine yerleştireceğiz."
Morgana, diğer rahibelere döndü. "Ayrıca sadece ona odaklanmayacağız. Komşu kıtalardaki henüz uyanmamış liderlerin, Kaelen'in gelecekteki potansiyel rakiplerinin de yataklarına kendi kızlarımızı sokacağız. O rakiplerden doğacak çocuklar bizim kanımızı taşıyacak. Eğer Kaelen düşerse, onun yerini bizim soyumuzdan gelen o rakipler alacak. Ama asıl hedefimiz Kaelen Vane. Yıllar sürecek bu büyük oyunun sonunda... yüzüncü fetihleri yaklaşırken, o tahtında en güvende olduğunu hissettiğinde, bizim en kusursuz kızımız onun yatağında olacak. Ve ondan o kozmik tohumu aldığımızda, Moirai Tarikatı evrenin gerçek ve ebedi hakimi olacak."
Tarikatın derinliklerinde, onlarca bölüm sürecek, sadece kılıçların değil, genlerin, kan bağlarının, şehvetin ve kurnazlığın çarpışacağı o sinsi "Büyük Tasarı" böylece harekete geçmiş oldu.
Başkent'te, Kaelen'in sarayının iç kısımlarında ise bu yaklaşan bin yıllık fırtınanın en ufak bir esintisi bile yoktu.
Uzun ve yorucu bir Aetherium seferinden sonra, Kaelen o akşam taht odasındaki o ezici, hükümdar ciddiyetini bir kenara bırakmış ve İç Saray'ın özel yemek salonunda küçük, insani bir ziyafet vermişti. Bu, Kaelen'in tebaasını ve en yakınlarını sadece birer makine dişlisi gibi görmediğinin, onlara ne kadar değer verdiğinin bir göstergesiydi.
Masa, Lyra'nın bahçesinden gelen taze, egzotik meyveler, kızarmış etler ve Başkent'in en iyi şaraplarıyla donatılmıştı. Salonun şöminesinde çıtırdayan meşe odunları, odaya sıcak, kızıl bir ışık yayıyordu.
Vexia, üzerindeki o ağır zırhı ve deri önlüğü çıkarmış, omuzlarını açıkta bırakan zümrüt yeşili bir ipek elbise giymişti. Kadehindeki şarabı yudumlarken, yüzünde Aetherium'dan sağ dönmenin verdiği o sarhoş edici zafer sarhoşluğu vardı. "İtiraf etmeliyim ki," dedi Vexia kıkırdayarak, "o yerçekimi zırhın içinde ezildiğimde, simya kitaplarımı bir daha hiç göremeyeceğimi düşünmüştüm."
Lyra, masanın diğer ucunda zarifçe gülümseyerek ona kadehini kaldırdı. Aralarındaki o zehirli şüphe tamamen silindiğinden beri, ikili arasında güçlü bir kız kardeşlik bağı oluşmaya başlamıştı. "Senin o soğutucu tüplerin olmasaydı, benim doğa büyüm o enerjiyi tek başına bastıramazdı Vexia. Zekan, benim asil ormanlarım kadar değerli."
Elara ise Kaelen'in sağında oturuyor, her zamanki gibi az yiyor ve şarabını dikkatle yudumluyordu. Gözleri sürekli pencerenin dışındaki gölgeleri tarasa da, omuzlarındaki gerginlik geçmişteki günlere göre çok daha azdı.
Kaelen, elindeki şarap kadehini hafifçe masaya vurarak sessizliği sağladı. Üzerinde sadece basit, rahat bir siyah tunik vardı. O dondurucu imparator aurasını tamamen kapatmıştı. Şu an sadece yorgun ama başarılı bir lider, güvendiği ailesiyle bir akşam yemeği yiyordu.
"Bu imparatorluk, Aetherium'un kapılarına dayandı," dedi Kaelen, kadehini üç güçlü kadına doğru kaldırarak. Gözlerinde samimi, sıcak bir pırıltı vardı. "Ben size sadece fetih emretmedim, sizinle birlikte evrenin bilinmezliklerine yürüdüm. Ve siz, en karanlık boşlukta bile benim sancağımı bırakmadınız. Bugün için, savaşları ve siyaseti dışarıda bırakıyoruz. Bugün, sadece zaferimizin ve aramızdaki bu sarsılmaz bağın şerefine içiyoruz."
Kaelen kadehini kaldırdığında, üç kadın da aynı anda gözlerinde tarifsiz bir sevgi ve bağlılıkla kadehlerini tokuşturdular. Şöminenin sıcak ateşi, bu ufak ve mutlu anı aydınlatıyordu.
Ancak Kaelen, şarabını yudumlarken, zihninin derinliklerindeki Hegemonya Arayüzü'nde çok ufak, neredeyse fark edilemeyecek kadar silik, altın değil soluk gri renkte bir bildirim titreşti.
Kaelen, kadehini yavaşça masaya indirdi. Yüzündeki o huzurlu tebessüm bozulmadı, odadaki kadınların keyfini kaçırmak istemiyordu. Ancak o rasyonel zihni, sistemin bu anlamsız ve gizemli uyarısını saniyeler içinde kaydetti.
Düşman kılıçla gelmiyordu. Aetherium'un tanrıları değildi bu. Bu, doğrudan onun "Kaderine" ve "Genlerine" yönelik bir müdahaleydi.
Kaelen, şöminenin alevlerine bakarken içinden soğuk bir hesaplama yaptı. Evrenin görünmez köşelerinde yeni birileri uyanmıştı. Ve Kaelen, o köşeleri aydınlatıp oradaki tüm sırları yakıp yıkana kadar bu oyunu onların kurallarına göre, ama kendi mutlak iradesiyle oynamaya dünden hazırdı. Eğlence, o tatlı şarabın son yudumuyla birlikte yeniden başlıyordu.
Bu bölüme tepkin neydi?





