Bölüm 29
Zihnin Arınması
Çalışma odasındaki sessizlik, fırtına öncesindeki o boğucu, ağır havayı andırıyordu. Kaelen'in dondurucu ve her şeyi bilen bakışları altında, İç Saray'ın üç güçlü kadını adeta görünmez bir teraziye konulmuştu. Kaelen, düşmanını savaş meydanında fiziksel olarak yok etmenin ustasıydı; ancak eski hayatında, en güvendiği komutanları tarafından sırtından bıçaklandığı için ihanetin ve şüphenin o küçük, sinsi tohumlarını tanımakta ondan daha yetenekli kimse yoktu.
Kaelen, yavaş ve sessiz adımlarla Lyra'ya doğru yaklaştı. Elf başrahibesi, Kaelen'in yaklaştığını hissettiğinde başını öne eğdi; vücudu, kendi içindeki o zehirli kıskançlık hissinin utancıyla hafifçe titriyordu. Kaelen durdu. Sağ elinin işaret ve orta parmağını yavaşça Lyra'nın çenesine yerleştirip onun yüzünü nazikçe ama kesin bir şekilde yukarı kaldırdı. Lyra'nın ametist rengi gözleri yaşlarla doluydu.
"Bir kılıç," dedi Kaelen, sesinde öfke değil, aksine derin, anlayışlı bir ağırlık vardı. "Düşmanı kesmek için dövülür. Bir kalkan, o kılıcı durdurmak için yapılır. Kılıç, kalkan kadar dayanıklı olamadığı için değersiz midir? Ya da kalkan, kılıç gibi kesemediği için işe yaramaz mı sayılmalıdır?"
Lyra yutkundu, dudakları titriyordu. Kaelen'in doğrudan ruhuna dokunduğunu hissediyordu.
Kaelen, Lyra'nın gözlerinin içine bakarak devam etti: "Vexia, benim ordularımın yıkım gücünü inşa ediyor. O, benim düşmanlarımı ezen balyozumdur. Elara, benim sırtımı koruyan, gölgelerdeki hançerimdir. Ancak sen, Lyra... Sen benim imparatorluğumun nefes aldığı ciğerlerisin. Benim tebaam senin ekinlerinle doyuyor, askerlerim senin şifacılarınla hayata dönüyor. Başkent'in merkezinde büyüyen ve sürekli çeşitli mucizevi meyveler üretebilen o küçük ağaç, senin saf doğa büyün olmadan asla filizlenemezdi. Eğer ben bu imparatorluğun beyniysem, sen onun toprağa basan ayakları, ona can veren kanısın."
Bu sözler, Lyra'nın zihnine bir güneş ışığı gibi doğdu. Aetherium tanrılarının ektiği o aşağılık, zehirli fısıltı ve yetersizlik hissi saniyeler içinde buharlaşıp uçtu. Kaelen, onun değerini biliyordu. Onu diğerleriyle kıyaslamıyor, bu devasa mekanizmanın en hayati parçası olarak görüyordu.
Lyra'nın gözünden süzülen bir damla yaş, Kaelen'in parmaklarına düştü. Kaelen o yaşı başparmağıyla sildi.
"Düşmanlarımızın zihinlerinizle oynamasına, sizi birbirinize düşürmesine izin vermeyin," dedi Kaelen, başını çevirip Vexia ve Elara'ya da bakarak. "Biz, evrenin kurallarını değiştirmeye gidiyoruz. Eğer aramızda çatlaklar olursa, boyutların ötesindeki o karanlık, o çatlaklardan içeri sızar. Birbirinizin eksiklerini tamamlayacaksınız. Anlaşıldı mı?"
Üç kadın, Kaelen'in sadece korkutucu bir tiran değil, aynı zamanda ruhlarındaki karanlığı aydınlatan eşsiz bir lider olduğunu bir kez daha derinden hissederek aynı anda başlarını eğdiler. "Kanımızın son damlasına kadar, birbirimiz için ve sizin için duracağız Lordum," dedi Elara, ikisinin de adına konuşarak.
İç Saray'daki o gizli çatlak, Kaelen'in rasyonel ve şefkatli dokunuşuyla sonsuza dek mühürlenmişti.
Ertesi sabah, Başkent'te savaşın veya fetihlerin ağırlığından uzak, güneşli ve berrak bir gün yaşanıyordu. Kaelen, Aetherium'a gitmeden önce ordularını dinlendirmiş ve şehre bir günlüğüne mutlak bir sükunet emri vermişti.
Şehrin büyük pazar meydanında hayat, Kaelen'in kurduğu o yeni ve adil sistemin meyvelerini veriyordu. Evrensel eğitimin, bilimin ve köleliğin kaldırılmasının sağladığı refah sayesinde pazar yeri cıvıl cıvıldı. Eski dünyada birbirini gördüğü yerde öldürmeye yeminli olan bir elf tüccar ile bir cüce demirci, aynı tezgâhta yan yana kahve içip gülüşüyordu. Sokaklarda koşturan çocuklar, Kaelen'in yeni açtığı okulların üniformalarını giyiyordu. Gökyüzünde devriye gezen devasa gümüş griffonlar, artık halka korku salan canavarlar değil, onlara güven veren koruyucu meleklerdi.
Kaelen, sarayının balkonundan bu manzarayı izlerken, inşa ettiği şeyin sadece bir güç fantezisi olmadığını, gerçek ve nefes alan bir medeniyet olduğunu biliyordu. O pazar yerindeki gülüşmeler, onun Aetherium gibi vahşi evrenlere karşı neden savaşması gerektiğinin en büyük kanıtıydı.
Öğleden sonra, sarayın alt katlarındaki o yüksek güvenlikli laboratuvarda Vexia, son kontrollerini yapıyordu.
Masanın üzerinde altı adet "Çevre Zırhı" duruyordu. Zırhlar, vücudu tamamen saran, mat ve pürüzsüz koyu gri bir renge sahipti. Ancak zırhların eklem yerlerinde ve göğüs plakalarında, Kara Demir Ağacı'nın meyvesinden elde edilen o "Gümüş Öz"ün damarları parlıyordu.
Kaelen, Elara, Lyra, Vexia ve Sarsılmaz Lejyon'un en iyi iki komutanı zırhlarını kuşandılar. Zırhın başlıkları takıldığında, içeride hafif, serin ve çam ormanlarını andıran tertemiz bir hava sirkülasyonu başladı. Zırhların içine Lyra'nın büyüsüyle küçük şifa rünleri, Vexia'nın simyasıyla ise ısı dengeleyicileri yerleştirilmişti.
"Sistem testleri tamamlandı," dedi Vexia, kaskının içindeki iletişim cihazından konuşarak. "Zırhın dış yüzeyi, o uzaylı taşının anti-madde titreşimlerini yansıtacak şekilde kaplandı. Aetherium'daki varlıkların zihinsel saldırıları ve ağır yerçekimi artık bizi etkilemeyecek."
Kaelen başını salladı. Ekip, taht odasına, o devasa, sessizce dönen mor ve altın renkli boyut kapısına doğru yürüdü.
"İçeriye adım attığımızda kılıçlar kınında kalacak," diye emretti Kaelen. "Biz oraya rastgele katliam yapmaya değil, evreni anlamaya ve keşfetmeye gidiyoruz. Her bitkiyi, her enerji formunu kaydedin. İlerleyişimiz tamamen metodik olacak."
Kaelen, tereddüt etmeden o yırtılan uzay-zaman dokusundan içeri adımını attı.
Geçitten geçiş anı, bir tünelde yürümek gibi değildi. Saniyeler içinde vücutlarının milyonlarca parçaya bölünüp yeniden birleştiği, etraflarında galaksilerin doğup öldüğü vizyonların çaktığı baş döndürücü bir geçişti bu.
Gözlerini açtıklarında, kendilerini Aetherium'un o kaotik ve büyüleyici dünyasında buldular.
Zırhlar anında devreye girdi. Dışarıdaki o korkunç yerçekimi ve zehirli atmosfer, Gümüş Öz'ün yaydığı ayna kalkanına çarpıp geri sekiyordu. Ekip, bu kez dizlerinin üzerine çökmemişti; hepsi Aethelgard'daki gibi rahatça ayakta durabiliyordu. Kaelen'in zihnindeki Hegemonya Arayüzü pırıl pırıl parlıyordu, hiçbir kesinti veya kör nokta yoktu.
Etraflarındaki manzara nefes kesiciydi. Aetherium, gezegenlerden oluşan bir yer değildi. Üzerinde durdukları zemin, yarı saydam, morumsu devasa bir kristal platoydu. Gökyüzü yoktu; onun yerine her yönde, yanan gaz bulutsuları ve sarmal yıldız kümeleri dönüyordu.
Platonun üzerinde, yüzlerce metre yüksekliğe ulaşan, camdan yapılmış gibi duran ormanlar uzanıyordu. Ancak ekibi asıl şaşırtan şey, bu ormanın içinde süzülen canlılardı. Havada, devasa denizanasını andıran ama tamamen saf mavi ışıktan ve plazmadan oluşmuş varlıklar yavaşça süzülüyordu. Bu varlıkların fiziksel bir bedeni yoktu; dokunaçları havada zarifçe dalgalanıyor, kristal ağaçların yaydığı enerjiyi emiyorlardı.
"İnanılmaz," diye fısıldadı Vexia, kaskının vizöründen verileri tarayarak. "Bu canlıların bir karbon yapısı yok. Tamamen kinetik ve astral enerjiden evrimleşmişler."
Lyra, doğa büyüsüyle etrafı hissetmeye çalıştı. "Hiçbirinde saldırganlık hissetmiyorum Lordum. Tıpkı bizim dünyamızdaki otlayan ceylanlar gibi, sadece bu boyuttaki enerjiyi tüketip yaşamlarına devam ediyorlar."
Kaelen, kılıcını çekmedi. Ekibiyle birlikte kristal ağaçların arasına doğru yavaşça yürümeye başladı. Her adımlarında, bastıkları yarı saydam zemin hafifçe dalgalanıyor, etrafa yıldız tozu gibi ufak ışıklar saçılıyordu. Bu bir savaş değildi; bu, insanlığın sınırlarını aşan muazzam bir keşif yürüyüşüydü.
Birkaç saat boyunca, Aetherium'un o tuhaf faunasını ve florasını incelediler. Vexia numuneler topladı, Lyra enerji akışlarının haritasını çıkardı. Her şey o kadar huzurlu ve büyüleyiciydi ki, buranın bir zamanlar Xylar gibi düşmanları barındıran bir evren olduğuna inanmak zordu.
Ancak ormanın derinliklerine, platonun sonuna doğru ilerlediklerinde, bu huzur aniden bozuldu.
Platonun uçurumu, aşağıda uzanan dipsiz yıldız deniziyle birleşiyordu. Uçurumun tam kenarında, doğanın veya enerjinin rastgele bir oluşumu olamayacak kadar simetrik ve devasa bir yapı duruyordu.
Bu, binlerce metre yüksekliğinde, siyah metalden ve beyaz rünlerden inşa edilmiş, etrafında dönen enerji halkaları bulunan devasa bir tapınaktı. Ya da bir gözetleme kulesi. Kulenin en tepesinde, etrafındaki yıldızları bile içine çeken devasa, mekanik bir göz yavaşça dönüyordu.
Elara'nın nefesi kesildi. "Lordum... O göz... Bizi izliyor."
O devasa, boyutlar arası göz, doğrudan Kaelen'in ekibine doğru kilitlendi. Zihinlerinde, Zol-Tarak'ın o tanıdık, uğultulu ve korkunç kozmik sesi yankılandı. Ancak bu kez fısıldamıyordu; adeta tüm Aetherium'u sarsacak bir savaş ilanı ediyordu.
Kulenin etrafındaki boşluktan, binlerce mavi kristal yetişimci ve devasa astral makineler süzülerek çıkmaya başladı. Aetherium'un orduları, gerçek savaş için toplanıyordu.
Kaelen'in dudaklarında, o beklediği büyük savaşın, gerçek meydan okumanın verdiği o dondurucu ve tatmin olmuş tebessüm belirdi. Artık savunmada değildi; Aethelgard'ın mutlak hükümdarı, evreni fethetmeye gelmişti.
Bu bölüme tepkin neydi?





