Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 8

"Aferin evlat!"

Bu sefer Cazibe parşömenini çıkardım.

Büyünün türü pek önemli değildi. Sadece şövalyelerin bindiği atlara etki edecek bir büyüye ihtiyacım vardı.

Ama riskli bir hareketti, aynı şeyi bizim atımıza da yapabilirlerdi.

Ancak Dyrus daha önce müttefik insan kuvvetlerinin savaş sırasında parşömenlerinin neredeyse tamamını tükettiğini söylemişti. Peşimizden gelen grupta büyücü de yoktu.

Parşömen kitapları olsa bile içlerinde büyü kalmamış olması muhtemeldi. Savaş bitmişti ve parşömen kitaplarını yenilemeye vakit bulamamışlardı. Hatta yenilemek için parşömenleri bile kalmamış olabilirdi.

O şövalyeler parşömen kitaplarını yalnızca anında kullanabilecekleri saldırı büyüleriyle doldurmuş olmalıydılar ve neredeyse hepsini tüketmiş olmalılar.

Tüm bunları bildiğim için, planım riske değerdi.

Neigh!

"Aaaaah!"

Plan işe yaradı. Büyüleri kullandıkça atlar çöktü, şövalyeler birer birer yere yuvarlandı. Bazı şövalyeler muhtemelen boyunlarını kırıp anında öldüler.

Beni öldürmeye çalıştıkları için ben de onları öldürmekten çekinmedim. Suçluluk, pişmanlık duymadım, yaptığımın doğruluğunu sorgulamadım.

Tek düşünebildiğim, elimden ne gelirse gelsin, olabildiğince çabuk yapmaktı. Durumun aciliyeti tüm yargı gücümü tek bir basit düşünceye yönlendirmişti.

Ahlak ve etikle ilgili her türlü yargıyı bilinçsizce sonraya bıraktım.

"Kahretsin!" diye bağırdım.

Artık atları şaşırtmak için kullanabileceğim illüzyon tarzı büyüm kalmamıştı.

Hala iki şövalye peşimizden geliyordu, gözleri daha da öfkeyle yanıyordu.

Bindiğimiz at artık sınırlarının ötesine geçmişti. Hız büyüsü yapmadan önceki hızından bile yavaş gidiyordu.

"Yakında bizi yakalayacaklar," dedi Dyrus, sesi umutsuzlukla doluydu.

Atımız bitik haldeydi, yoldaşlarının düşüşüne tanık olan şövalyeler ise bize olabildiğince acı çektirme niyetiyle kovalıyordu.

At artık acınası bir hıza düşmüştü, şövalyeler ise ürkütücü bir süratle yaklaşıyordu. Dyrus kılıcını çekti ama umutsuz görünüyordu.

Bu son muydu?

Tam o sırada gözlerim bir şeye takıldı. Uzun yük arabası sırasına ve kovalamacayı izleyen askerlere baktım.

Bir de sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen inanılmaz uzun bir şeytan esir sırasını gördüm. Daha doğrusu, şeytanların bana bakış biçimini fark ettim.

"..."

Küçük goblinlerden devasa trollere, ogrelere ve orklara kadar her türden zincirlenmiş şeytan, sıraya dizilmiş, durumumuzu gözlemliyordu.

Onlar bana, ben onlara bakıyordum ama iki taraf da birbirine hiçbir şey söylemiyordu.

Liderlerini kaybetmiş ve çaresizce teslim olmuş, çökmüş Şeytan Diyarı'nın şeytanlarıydı bunlar.

Canavarlar ve vahşi hayvanlar olarak, savaşı kaybetmenin cezası olarak şimdi idam edilmeye götürülüyorlardı. Kimse onları affedip kölelikten kurtarmayacağına göre, bedelini canlarıyla ödemek zorundaydılar.

Sanki benim tartışmasız son Şeytan Kral olduğumu biliyorlarmış gibi bana bakıyorlardı. Ama işte ben, onlardan kaçan bir hain olarak karşılarındaydım.

Nasıl olduğunu tam olarak bilmiyordum, ama insan olmadığımı biliyor gibiydiler. Sadece gözlerimdeki bakıştan mı kimliğimi anlamışlardı? Yoksa içimdeki Şeytan Kontrolü becerisi bilinçsizce kendini mi gösterdi? Nedenini ya da nasılını bilemezdim ama hepsi sanki bir umut ışığı keşfetmiş gibi bana bakıyorlardı.

Clang!

Gürültülü bir kükremeyle, bir ogre zincirlerinden kurtuldu ve bize yaklaşan şövalyelere doğru hücum etti.

Şimdiye kadar itaat içinde sırada bekleyen şeytanlar, hep bir ağızdan gürledi ve şiddetle direniş göstermeye başladı.

"N-ne oluyor! Bu delilik!"

Bizi kovalayan iki şövalye, hücum eden ogre tarafından ezilmişti ve iblisler ortalığı kasıp kavururken kaos bir kez daha patlak verdi.

Bu, askerlere karşı isyan edip son Kral’larını kurtarmak için yaptıkları son çareydi.

✦ ✦ ✦

Şeytanlar herkesin kolayca kurtulabileceği gevşek iplerle bağlanmamıştı. Yalnızca ogre gibi büyük yaratıkların koparmayı deneyebileceği sertleştirilmiş zincirlerle sabitlenmişlerdi.Bu nedenle, iblislerin çoğu sadece kargaşa çıkarmakla yetinmek zorunda kaldı. Sorumlu askerler tarafından hızla bastırıldılar ve bu bastırma eylemi nihayetinde bir katliama yol açtı.

Şeytanların isyanı ve ogrenin şövalyelere saldırısı durumu aniden tersine çevirmişti, artık kimse peşimizden gelmiyordu.

Dyrus az önce yaşanan inanılmaz olayı kavramakta güçlük çekiyordu.

"Bu da ne böyle..." dedi.

Bizi kurtarmak için harekete geçen gargoyle heykellerinden, hayatımızın ipliğinin kopmaya yakın olduğu tam o anda patlak veren şeytan isyanına kadar, tüm bunlar Dyrus'a son derece tuhaf gelmiş olmalıydı. Tüm bunların anormal olduğunu biliyordu, ama neden olduğunu bilmiyordu. Yine de Prenses Charlotte hala tehlikedeydi ve onu kurtarma görevi henüz tamamlanmamıştı.

Dyrus, sorularını bastırıyor gibiydi, üsse varana kadar hiçbir şey söylemedi. Oraya vardığımızda, ortam oldukça hareketliydi.

--Prenses Majesteleri hayatta mı?

--Evet! Az önce çadırdan çıktı ve askerlerle el sıkışarak iyi olduğunu söyledi.

--Ancak kısa süre sonra dinlenmek için çadırına geri döndü...

--İyi olduğuna sevindim!

--O kahrolası Şeytan Kral artık öldü ve Prenses Majesteleri hala hayatta. Bundan daha büyük bir nimet olabilir mi?

--Hey, ne demek nimet? İmparatoriçe vefat etti… sözlerine dikkat et!

--Evet, benim hatam… Umarım prenses yakında iyileşir.

Charlotte dediğini yapmıştı. Hayatta olduğu haberi üssün tamamına yayılmıştı. Ancak şeytan esirlerinin isyanı henüz buraya ulaşmamış gibiydi.

Bizim için, Prenses Charlotte’un hayatta kaldığını gören göz ve kulak ne kadar çok olursa, o kadar iyiydi. Durum bizim lehimize gelişiyor gibi görünüyordu.

Ama rahatlamak için henüz erken. Dük Salerion ve şövalyeleri, çok sayıda görgü tanığına rağmen Dyrus ile beni öldürmeye çalışmıştı. Bu, bizi öldürerek kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığı ve bunu yapmalarını engelleyen hiçbir şeyin olmadığı anlamına geliyordu.

Prensesi açık alanda öldürmek onlar için sorun olabilirdi ama bizi öldürmek değil. Dahası, birkaç şövalyeyi öldürdüğümüz haberi üsse ulaşırsa, buradaki insanlar muhtemelen sorgusuz sualsiz bizi anında öldürürdü.

Bu nedenle, Dyrus ve ben hala idamın eşiğindeydik. Şeytan Kral'ın kalesi çevresinde yaşananların haberi yakında üsse ulaşacaktı. Mümkün olduğunca çabuk ayrılmamız gerekiyordu.

Neyse ki, prensesin komuta çadırında kaldığı haberi yayılmıştı, bu yüzden askerlerin dikkatinin çoğu çadırdaydı. Dışarıdan bakıldığında hepsi Prenses'in güvende olup olmadığını merak eder gibiydi, Majestelerini görmek ümidiyle çadırın etrafını sarmışlardı. Bu yüzden fark ettirmeden içeri sızacak tek bir açık bile yoktu.

Plan yapacak vakit yoktu. Dyrus ve ben doğruca komuta çadırına yürüdük.

Nöbetçilerden biri ben bir şey söylemeden beni görüp başını salladı.

"Majesteleri dinleniyor. Derhal ayrılın."

"Majesteleri'nin istediği eşyaları getirdik. Lütfen içeri girmemize izin verin."

Nöbetçinin yüz ifadesi bir milim kıpırdatmadı.

"Baş Subay'ın talimatı gereği Prenses yeterince dinlenene kadar kimse onu göremez. Daha sonra gelin."

Eğer şimdi geri dönersek, ölmüş sayılırdık. Şeytan Kral'ın Kalesi'nde yaşananların haberi üsse ulaşınca her şey biterdi. İçeri girmek zorundaydım.

"Üzgünüm efendim, ama bu acil bir durum."

Cümleyi bitirir bitirmez nöbetçinin yüzü gerildi.

"Hey evlat, Majesteleri ile birlikte kurtarıldığını biliyorum, ama bu sana giriş izni vermez. Kim olduğunu hala tespit edemedik ve kimliği belirsiz bir kişinin Majesteleri ile birlikte olmasına izin vermemiz mümkün değil. Ona bir şey mi yapmayı planlıyorsun?"

Hah… Prensesin onlarla olduğundan çok benimle daha güvende olduğunu bilmiyordu.

Nöbetçi bizi dışarıda tutmak için güç kullanmaya hazır görünüyordu. Mızrağı doğrudan bana doğrultulmuştu. Zorla girmeye kalkışırsak harekete geçeceği açıktı.

Charlotte'un içeride ne yaptığını bilmiyordum ama bize yardım edecek durumda görünmüyordu. Nöbetçiler ne yapmaya çalıştığımı bilmiyordu ama Prenses'in benden bir iyilik istediğini biliyordu, bu kadarı onları beni durdurmaları için yeterliydi.

Sorun şu ki, güvenliği aşacak ne gücüm ne de yetkim vardı.

Tam o sırada Dyrus bana seslendi. "Evlat."

"Evet, Teğmen?"

"B Planı."

Çaresizlikle derin bir nefes alan Dyrus kılıcını çekti.

Swoosh!

"Argh!"

Nöbetçi tepki veremeden, kılıcı nöbetçinin boynuna sapladı.

"Aklını mı kaçırdın?!" diye haykırdı başka bir nöbetçi, ani saldırı karşısında şaşkınlıkla.

"Git!" diye bağırdı Dyrus.

Dyrus diğer nöbetçiyle ilgilenirken aklımdan geçen her düşünceyi hızla bir kenara bırakıp komuta çadırına daldım.

Kat kat kumaşı yararak içeri girdim ve Charlotte'un oturduğunu gördüm. Etrafında onu gözetleyen düzinelerce muhafız vardı.

"...!"

Charlotte beni görünce gözleri açıldı.

Beyaz rahip cübbesi giyen yaşlı bir adam sertçe bağırdı: "İçeri kimseyi almayın demedim mi...!"

Konuşmaya vakit yoktu.

[Flaş]

"Argh!"

"Ne oluyor?"

"Büyü kullanıyor!"

Zap!

Patlayan flaş hepsinin gözünü kör etti, ama ben patlamadan önce gözlerimi kapatmıştım. Elimi indirip Charlotte'un elini tuttum. O da flaş büyüsünden sersemlemişti. Sör William'ı getirmemi beklerken çadıra dalıp flaş bombası patlattığım için kafası iyice karışmıştı.

[Toplu Işınlanma]

Toplu ışınlanma büyüsünü kullandım.

[Lütfen hedef konumu belirtin.]

"Gradias'ın başkentine, Gradium'a!"

Hedefimiz İmparatorluk Başkenti Gradium'du.

[Prolog Bölümü Tamamlandı.
Özel Başarı Açıldı - Tarihin Dönüm Noktası
Bu noktada artık var olmaması gereken karakter Charlotte de Gradias hayatta kaldı.
Gelecek büyük ölçüde değişti.
1000 Başarı Puanı kazandınız.]

Sonunda, bu çılgın prologu sona erdirebildim.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap