Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 40

Başlangıçta, elbette fazla göze çarpmamak için elimden geleni yaptım, ama artık işlerin kendi akışına bırakılması gerekiyordu. Gerçek şu ki, çoktan bir sürü soruna yol açmıştım, fazlasıyla dikkat çekmiştim ve geri dönmek için artık çok geçti.

Neyse, ne olursa olsun. Her şey bir şekilde yoluna girecekti.

Üst sınıfların zorbalığına boyun eğmeyi reddettiğim andan itibaren diğerlerinin bana bakış açısının değiştiği doğruydu, gerçi bunun tam olarak dostça olduğunu söyleyemezdim.

İkinci sınıflara üçüncü sınıflarla birlikte gelmelerini ve bunu prens buradayken yapmalarını isteyen cüretkar çocuk olmam, itibarımı daha da artırmıştı.

Bir şekilde, insanların beklentileri ne olursa olsun, bunları sürekli aşan o deli adama dönüşüyor gibiydim.

"... Üst sınıflara karşı benim adımı mı kullandın?" diye sordu Vertus inanamayarak.

"Evet."

Vertus pazar günü yatakhaneye döndükten sonra ona gerçeği anlattım. Bunu sonradan başkasından öğrenmesi yerine benim ağzımdan duymasının daha iyi olacağını düşündüm. Daha önce çay içtiğimiz terasta konuşuyorduk. Bu tür konuşmalar için uygun, gözlerden uzak ve rahat bir yerdi.

Vertus, üst sınıfları uzaklaştırmak için onun adını kullanmama şaşırmış görünüyordu.

"Kraliyet Sınıfı'nda böyle bir gelenek olduğunu biliyordum ve neden bize yapmadıklarını merak ediyordum... ama meğerse benim yüzümden tereddüt ediyorlarmış, ha." Vertus karşımda nazik ya da gösterişli konuşma zahmetine girmedi.

Görünüşe göre Vertus bu geleneği biliyormuş ve neden gerçekleşmediğini merak ediyormuş.

"Peki, pazartesi günü üst sınıflar gelirse ne yapacaksın? Bu mantığa göre, yerde sürünmek zorunda kalırsam bu senin hatan olur, üst sınıfların değil, değil mi?" diye sordu Vertus sinsi bir gülümsemeyle, gözleri sanki ölmek isteyip istemediğimi soruyor gibiydi.

"Zaten pazartesi muhtemelen gelmeyecekler. Ama gelseler bile oldukça eğlenceli olurdu."

"Eğlenceli mi?"

"Evet. Yere yatmaya zorlansan da zorlanmasan da, içten içe titreyecek olan onlar olacak."

Kendilerine boyun eğmeyi reddeden bir prense yumruk atmaya cesaret edebilirler miydi? Etseler de etmeseler de her iki durum da komik olurdu. Ya da, Vertus'un onlara itaatkar bir şekilde boyun eğmesi durumunda, emri verenler kalp krizi geçirebilirlerdi. Tapınak ne kadar eşitlik vaaz edip kıdemin önemini vurgularsa vurgulasın, imparatorluk otoritesinin büyük ölçüde arttığı mevcut durumda, imparatorluk prensi ve prensesi dünyadaki en saygıdeğer ikinci kişilerdi.

İlkeler ve gerçekler tamamen farklı şeylerdi. Diğer prensler veya büyük soylularla bir şekilde mücadele edilebilirdi ama bir imparatorluk prensi sınıf açısından hepsinden temelde farklıydı.

Vertus kendi adını bu kadar utanmazca kullanan birini görünce gülmeden edemedi.

"İyi, pekala. Ama yine de bir imparatorluk prensinin adını bu şekilde kullanmak ciddi bir suçtur. Herhalde sınıf arkadaşın Vertus'un adını değil, İmparatorluk Prensi Vertus de Gradias'ın adını kullanmışsındır. Umarım benim sadece akranlarından biri olduğumu falan ima etmemişsindir, değil mi?"

"Ah, o işler öyle mi yürüyordu?" diye karşılık verdim.

Haklıydı. Sadece "arkadaşım" Vertus kampüse döndüğünde gelmelerini söylememiştim. Aynı muameleyi imparatorluk prensine de yapmaları için onlara meydan okumuştum.

Hayda. Bu dikkatsiz hareketim onu sonunda sinirlendirmiş miydi? İntikamla mı karşı karşıya kalacaktım? Yüzüğü kullanıp kaçma vaktim gelmiş miydi?

"Normal şartlarda tüm aileni yok etmek buna verilecek uygun tepki olurdu. Ama işi o kadar ileri götürmek istemiyorum. Madem sen adımı bir kez kullandın, benim de seni bir kez kullanmaya hakkım olmalı, değil mi? Adil olan budur."

"Hmm?"

Onun için bir işe yarar mıydım ki? Her şeye rağmen Vertus aslında bana adil bir takas teklif ediyordu. Tapınak sınırları içinde bir imparatorluk prensinin adını kullanmak teknik olarak yasak olmasa da yine de oldukça tuhaftı.

"Sanırım üvey kız kardeşimle ortak birkaç dersin var."

Charlotte'tan bahsediyor olmalıydı.

"Büyütülecek bir şey değil. Sadece onda olağandışı bir şey fark edersen bana haber ver."

Yani kısacası benden Charlotte de Gradias'a göz kulak olmamı istiyordu ve sıra dışı bir şey olursa ona rapor verecektim. Benden ille de Charlotte ile yakınlaşmamı istemiyor ya da herhangi bir dolandırıcılık faaliyetine girişmemi emretmiyordu, bu sadece onu gözlemlemem için bir istekti.

Sonuçta yavaş yavaş Vertus'un uzun vadeli oyunundaki bir satranç taşına dönüşüyor gibiydim. Bu düşünce canımı sıkıyordu.

"Tabii, yaparım."

"Güzel."

Rapor edecek olağan dışı bir şey olur mu diye merak ettim. Zaten Charlotte ile neredeyse hiç konuşmuyordum. Onun için ben tamamen yoktum, fark edilmeye bile layık olmayan birisiydim. Kim olduğumu biliyor muydu ki?

"Ayrıca sana diğerleriyle iyi geçinmeye çalışmanı söylememiş miydim?" dedi Vertus, sahte bir bıkkınlıkla iç çekerek.

"Sorun ne? Kendi standartlarıma göre gayet iyi anlaşıyorum. Ne de olsa bugün diğerlerini zorbalığa uğramaktan kurtardığımı söyleyebilirsin," diyerek haksız yere övündüm.

Vertus bu yersiz övünmem karşısında alaycı bir kahkaha attı.

"Leydi Saint-Ouen'e 'Kalın Kafa' demenin iyi geçinmek sayılacağını sanmıyorum," diye yorum yaptı.

'Olanları çoktan sana anlattı mı?'

✦ ✦ ✦

Vertus ile özel sohbetlerimiz sır falan değildi. Haliyle sınıf arkadaşlarım bana tuhaf bir şekilde bakmaya başlamıştı.

Uyumsuz bir çift gibi görünüyorduk, ama yine de orada, sohbet ediyorduk. Ve uzaktan bakıldığında, yakın arkadaş olduğumuzu bile düşünebilirlerdi.

Vertus'un kendini dilenci olarak tanıtan birinin adını bu kadar kolayca kullanmasına pek de kızmış gibi görünmemesi daha da tuhaftı.

Herkes bu durum karşısında şaşkın görünüyordu.

"Ver... Vertus!" diye haykırdı Erhi, terastan yeni ayrılan Vertus'a doğru koşarken yüzü bembeyazdı.

"Evet? Söyleyecek bir şeyin mi var?" diye yanıtladı Vertus.

"S... sen o adama karşı dikkatli olmalısın..."

"Ah, Reinhart için endişelenmene gerek yok. O sadece biraz tuhaf biri, hepsi bu."

"Yine de..."

Eh, kendi bakış açımdan bile, kendimi sadece tuhaf olarak tanımlamazdım.

Aralarındaki konuşma, benim gibi alt tabakadan birinin, barbar doğam nedeniyle bir gün prense pervasızca zarar verebileceği yönünde spekülasyonlara doğru kayıyor gibiydi.

Uzaklaştıkça sesleri azaldı.

Düşününce, en azından şu an için Vertus'a Erhi'den daha yararlı görünüyordum.

Prense diğerlerinden daha yakın olduğum imajını yaratan bir söylenti yavaş yavaş yayılıyordu ki bu diğer öğrenciler için fazlasıyla kafa karıştırıcıydı.

Yani ne olmuş? Benim sorunum değildi.

Ben de ne yapacağımdan pek emin değildim.

Vertus onun için yararlı olduğumu kanıtladığım an kesinlikle bana iyi davranacaktı. Bu daha yakın bir bağa mı yol açardı yoksa ileride bir ayrılığı mı gerektirirdi bilemiyordum ama şimdilik Charlotte'a bir zararı dokunmadığı sürece Vertus ile işbirliği yapmak en iyisi gibi görünüyordu.

Lobiden yatakhaneye giderken Harriet'i bir masada oturmuş çay yudumlarken ve kitap okurken gördüm.

Göz göze geldiğimizde kaşlarını çattı.

"Hımph!"

Beni her gördüğünde böyle abartılı bir "Hımph!" diyor ve başını sertçe başka yöne çeviriyordu.

Nesi vardı bu kızın? Tepkileri o kadar abartılıydı ki, neredeyse sevimli bile sayılabilirdi.

'Hey, neyin var senin soylu liseli kız? Hımph ne ya? Cidden, bu laf ne zamandan beri moda oldu?'

"Kalın Kafa."

"Ne... Ne dedin sen?!" Yüzü öfkeyle yeniden kızardı ama ben sadece omuz silkip geçtim.

"Ah, bunu kimseye yöneltmiyordum. Neden baktın ki? Adın Kalın Kafa falan mı?"

"Ih... ş-şey..."

'Kalın kafa' kelimelerine öyle bir şartlanmıştı ki ben daha bir şey söylemeden 'kalın' kelimesini duyduğu an tepki veriyordu.

"Senin akıllı olduğunu sanıyordum ama görünüşe göre değilmişsin."

"Ne cüretle!"

Ayağa fırladı ve bana doğru yürüdü.

"Beni sürekli statümü söylemeye ve kuralları ihlal etmeye kışkırtıyorsun, sonrasında da bana ceza puanı yedirmek için hocaya şikayet etmeyi planlıyorsun, değil mi?!"

Görünüşe göre hayal gücü onu vahşi bir fantezi turuna çıkarmıştı. Kışkırtmalarım, onun aklında "Senin gibi bir köylü nasıl cüret eder...!" gibi bir şey haykırmaya ve böylece okul kurallarını yıkmasına teşvik etmek içindi.

Biraz deli olduğum için bunu sırf heyecan için yapıyor olabileceğimi düşünüyor olmalıydı.

"Yo, bunun arkasında gerçekten özel bir niyetim yok..."

"O zaman neden bana bunu yapmaya devam ediyorsun! Kafam kalın falan değil benim! Anladın mı? Neden böylesin, seni dilenci velet?!"

"Mesele o değil. Elde ettiğim sonuç çok iyi de ondan. Sadece tek bir 'kalın' kelimesiyle sana her türlü tepkiyi verdirebiliyorum. Sen benim yerimde olsan aynısını yapmaz mıydın?"

"Ne? Sonuç mu? Ne sonucu?"

Sadece tek bir kelimeyle ondan bu kadar dramatik tepkiler alabiliyordum, bunu bırakmak için fazla eğlenceliydi.

O orada şaşkın bir şekilde dururken, yüzü kızarırken, cevap vermek için doğru kelimeleri bulmaya çalışırken yanından geçtim.

"Tatlısın, gerçekten."

"N-ne dedin sen? Az önce ne dedin...?"

"Tatlısın, dedim. İster bir dahi, ister bir soylu, istersen başka bir şey ol, senin yaşındaki tüm çocuklar çocuk gibi tatlı davranmalı. Sen de tam olarak bunu yapıyorsun."

"Ne... ne diyorsun sen ya?"

Tamamen kafası karışmış görünüyordu, sözlerimin bir iltifat mı yoksa acımasız bir hakaret mi olduğunu anlayamıyordu.

İyi yetişmiş soylu bir genç hanıma eziyet etmenin bu kadar eğlenceli olabileceğini kim bilebilirdi? Durumu sorguluyor gibiydi, kendi kendine "Bir dilenciden nasıl böyle hakaretler işitebilirim? Bu gerçekten oluyor mu? Bu olamaz, değil mi?" gibi şeyler soruyordu. Durumu anlamlandırmaya çalışırken, açıkça bunu kabul edemediği için tamamen şoka girmiş gibi görünüyordu.

Yatakhaneye dönene kadar kendi kendime kıkırdayıp durdum.

✦ ✦ ✦

Pazartesi günü ortak dersimiz vardı ve o gün çeşitli olaylar yaşandı.

İlk olay:

"Reinhart."

Daha önce zor anlar yaşattığım ikinci sınıf öğrencisi beni sınıfta aramaya gelmişti. Yalnız değildi, sakin tavırlı Adriana hariç önceki üst sınıflar da yanındaydı.

Beni yok etmek istiyormuş gibi bana dik dik bakan o küçük kız da dahil olmak üzere dört kişiydiler.

Üst sınıfların girişi, sınıfın havasını bir anda soğuttu.

Ben bir şey diyemeden aniden üzerime bir şey fırlattı.

Pat.

Tam olarak söylemek gerekirse yüzüme veya vücudumun başka bir yerine nişan almamıştı, tam olarak sırama indi.

Bu bir eldivendi.

Bunun ne anlama geldiğini biliyordum.

"Daha önce Ard de Gritis'in, yani Gritis ailesinin varisi olan benim onuruma ağır bir hakaret ettin."

Eskisi kadar öfkeli görünmüyordu.

"Bu nedenle zedelenen bu onuru düzeltmek için seni düelloya davet etmek üzere buradayım."

"... Düello mu?"

"Evet, bir düello."

Bu ne tür bir çağdışı saçmalıktı?

"Zamanı ve yeri sen seçebilirsin. Orada izleyiciler düellomuzu izleyecek."

Diğerleri, bir üst sınıf öğrencisinin bir alt sınıfa düello teklif etmesi fikrini inanılmaz buldular.

"Yani, kendinden bir yaş küçük birine zorbalık yapmaya kalkıp sonunda taşaklarını sıktırarak ölümüne çığlık attığın için utandın ve şimdi de egonu korumak için düello mu teklif ediyorsun?"

Etrafımdakiler kahkahayı patlatmamak için büyük bir çaba sarf etmek zorunda kaldılar. Üst sınıflar, gülmemeye çalışan öğrencileri ürkütmek için etrafımızdakilere sert bakışlar attılar, ama onlar bile titreyen dudaklarını gizleyemediler.

Üst sınıf olsun ya da olmasın, durum gülünç derecede absürt bir hal almıştı.

"Yaptığın şey çok adiceydi! Seni alçak! Sapık!" diye bağırdı küçük velet Rudina, parmağını bana doğrultarak.

"Eğer o şekilde dayak yiyeceksem, o durumdan kurtulmak için elbette her şeyi yaparım, bu adice davranmak anlamına gelse bile. Sen ne diyorsun yani? Uslu uslu oturup dayak mı yemeliydim? Ha? Zayıfların öylece durup dayak yemesi gerektiğini mi söylüyorsun?"

"Çok konuşuyorsun. Düelloyu reddedip onursuzluğu kucaklayacaksan, öyle olsun. Bu sadece senin nasıl bir adam olduğunu kanıtlar--ancak böyle kirli yöntemlerle kazanabilen biri olduğunu," diye karşılık verdi Ard de Gritis, görünürde hiçbir duygu belirtisi göstermeden.

Dövüşürsek kesinlikle ezileceğimi tecrübelerimden biliyordum. Hayır, sadece ezilmekle kalmayıp ciddi şekilde de yaralanacaktım.

Düello... Romana bir düello sahnesi eklediğimi hatırladım. Tapınak içinde öğrenciler gerçek kılıç kullanmadıkları sürece karşılıklı rıza olduğunda bir düelloya girebiliyorlardı.

Zor anlar yaşayacağımı biliyordum ama bir düellodan dolayı da ölmezdim.

"Olur, tabii. Kabul ediyorum."

Görünüşe göre kimse benim düelloyu kabul edeceğimi tahmin etmemişti -- meydan okuyan kişinin kendisi bile. Sınıf arkadaşlarım ve diğer üst sınıflar, cevabım karşısında şok olmuş gibiydiler.

"Unutma, bu kez geçen seferki o kirli numaralarınla alt edilmeyeceğim."

Psikolojik sınırlarımı zorlayacak bir duruma ihtiyacım vardı ve bir düello tam da bu işe yarayabilirdi.

Ciddi şekilde dayak yiyeceğimi bilmeme rağmen düelloyu kabul etmemin nedeni buydu.

Düellonun benim işime yarayıp yaramayacağından emin değildim ama deneyebileceğim tek şey buydu.

Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap