Bölüm 38
Doğal olarak Sarkegar ve Eleris orada değildi, sadece Loyar vardı.
İçeri girdiğimde karşılaştığım kulüp üyeleri bana Tapınak'taki hayatı nasıl bulduğumu sordu, ben de gerekli cevapları verdim.
Tabii ki orada çocukları fena halde patakladığımdan hiç bahsetmedim.
"İmparatorluğun bir prensi ve prensesinin de Tapınak'a kaydolduğunu duydum."
"Evet."
"Nasıllar? Tehlikeli değil mi?"
Loyar benim için endişeleniyor gibiydi. Tapınak'a kaydolmak bir bakıma epey riskli bir maceraya atılmaktı ve şimdi akranlarım arasında imparatorluk ailesinden iki üye vardı.
"Şimdilik çok bir şey olmadı ama prens beni kendi tarafına çekmeye çalışıyor gibi görünüyor."
"Hmm... Kulağa gerçekten tehlikeli geliyor."
"İşler gerçekten kötüye gitmeye başlarsa yüzüğümle bir şekilde kaçmayı başarırım."
Onu rahatlatmak için elimden geleni yaptım. Loyar, Tapınak'taki hayatımın sonunda beni tehlikeye atabileceği ihtimalini düşünüyordu.
Her halükarda, gelmemin tek sebebi ona rapor vermek değildi.
"Mümkünse araştırmanı istediğim başka bir şey daha var."
"O neymiş?"
"Aslında Sarkegar'ın ilgilenmesi gereken bir şey."
Kont Argon Pontius'un ne kadar asil bir soylu olduğundan emin değildim ama Sarkegar'ın polimorf yeteneğiyle aradığım bilgileri toplamak nispeten kolay olacaktı.
"Prenses bir tür doğaüstü güce sahip gibi görünüyor ama bu bir devlet sırrı muamelesi görüyor."
"... Az önce prensesin doğaüstü bir gücü olduğunu mu söyledin?"
"Evet. Bunu araştırmanı istiyorum. Acil bir durum değil, ama onun hakkında bilmediğim bir şey olması beni tedirgin ediyor."
Charlotte'un gücünün ne olduğunu öğrenmek gerekli görünüyordu. Bunu hiç düşünmemiş olabilecek Loyar kaşlarını çattı.
Prensesin sahip olduğu bu gizli doğaüstü yeteneği ve bunun gerçek bir güç mü yoksa Kraliyet Sınıfı'na kaydolmasını kolaylaştırmak için uydurulmuş bir yalan mı olduğunu bilmek istiyordum.
Eğer tehlikeli bir güçse temkinli olmam gerekirdi.
"Bu mesajı Sarkegar'a ileteceğim."
"Peki Büyü Treni seyyar satıcılık planı nasıl gidiyor?"
Bu sorum üzerine Loyar'ın yüzüne bir gülümseme yayıldı.
Rotary Kulübü stratejilerini dilencilik ve şeker satmaktan Büyü Treni seyyar satıcılığına çevirmişti.
"Çok iyi gidiyor."
"Ha? Ne kadar iyi?"
Loyar satışların çok daha yüksek seviyelere ulaştığını açıkladı. Şekerin yanı sıra basit atıştırmalıklar da satıyorlardı ve tüketicilerin tepkisi iyi gibi görünüyordu.
Her halükarda, Büyü Treni seyyar satıcılarını yönetmek tuhaf hissettiriyordu.
"Şimdi hangi oyuncakları satacağımızı düşünüyoruz ama bu haliyle bile oldukça tatmin edici görünüyor."
"Herkese yolcularla kavga etmemeleri veya sorun çıkarmamaları konusunda talimat verdiğinden emin ol. Bir tartışma çıkarsa vagonu terk etmelerini veya başka bir vagona geçmelerini söyle. Eğer yolculara zarar vermeye başlarlarsa imparatorluk başkentinden yaptırımlar gelecektir. Bu da işi kapatmak anlamına gelir."
"Evet, Majesteleri."
Bu ruhsatsız bir işti. Seyyar satıcılar rahatsızlık ve hoşnutsuzluk kaynağı olmaya başlarsa, şehir muhafızları müdahale edip onları kovmak için çağrılabilirdi ya da trenlerde kalıcı olarak muhafızların görevlendirilme ihtimali doğardı.
İdeal olanı, gelirin Hırsızlar Loncası ile bağları koparabileceğimiz kadar istikrarlı hale gelmesiydi. Ait olduğum grubun başka bir grubun boyunduruğu altında olması fikri hoşuma gitmiyordu.
Tam çıkmak üzereyken Loyar bana seslendi.
"Majesteleri."
"Efendim?"
"Eleris veya Sarkegar'ı doğrudan ziyarete gitmeyin."
'Tam da ben de tam Eleris'in mekanına uğramak üzereydim.'
"Nedenmiş o?"
"Buralı olduğunuz için kulübümüze girip çıkmanız kabul edilebilir olsa da Eleris'in dükkanını veya Kont Pontius'un evini ziyaret etmeniz beklenmedik ve şüpheli görülebilir."
"Ah... Evet, mantıklı. Ama şimdiden bu kadar temkinli olmamıza gerek var mı gerçekten?"
"Evet. Az önce takip ediliyordunuz."
'Ne? Ne zaman? Üstelik bunu nasıl fark ettin?'
"Sınıf arkadaşlarınız gibi göründükleri için herhangi bir hamle yapmadım. Ama bundan sonra hareketlerinizde dikkatli olmanız gerekecek."
Herhangi bir sebeple beni takip eden insanların olabileceği ihtimalini düşünmemiştim bile. Büyük dikkatsizlik etmiştim.
Rotary Kulübü’ne uğramak mantıklıydı, çünkü burası gizli kimliğimin bir parçasıydı. Ancak, Eleris’in dükkanına ya da Kont Pontius’un evine gitmek gibi alışılmadık bir hareket yapmak riskli olurdu.
Takip edildiğime inanamıyordum.
Bir süper kahraman değildim, bu yüzden aniden bir ara sokakta durup "Pekala, çıkın dışarı, orada olduğunuzu biliyorum," gibi şeyler söylemek asla bir seçenek değildi.
Neden takip edildiğime dair aşağı yukarı bir fikrim vardı ve bunu pek dert etmiyordum. Her kimse, muhtemelen nasıl biri olduğumu merak ediyordu.
Bundan sonra Rotary Kulübü'ne gitmekten de kaçınmam gerekecekti. Loyar da gerekirse mesajları kendi ileteceğini söyledi.
Prensin de beni takip etmesi için birini gönderme olasılığı vardı, bu yüzden Loyar ile iletişime geçerken çevremi iyice kontrol ettiğimden emin olmalıydım.
Önce kulübe uğramış olmam büyük bir şanstı. Bunun yerine başka bir yere yönelmiş olsaydım başım belaya girebilirdi.
Ve bir de...
--İşte zavallı küçük dilenci geliyor.
O anda, kimliğimin açığa çıkmasından çok daha can sıkıcı bir durumla karşı karşıyaydım.
Loyar'dan uyarı aldıktan sonra, kısmen beni takip ettiğinden şüphelendiğim kişilerle ilgilenmek için doğruca Tapınağa geri döndüm.
Ancak A sınıfı yatakhanesinin lobisinde, hafta sonu yurtta kalan çocukların hepsi bana kibirli, küçümseyici gözlerle bakıyordu. Dilenci olduğuma dair söylentiler şimdiden orman yangını gibi yayılmışa benziyordu.
Ve tam önümde, bana dik dik bakan Kaier ve Erhi vardı.
"Hey, sen! Köprünün yanındaki dilencilerle takılmıyor muydun? Dilencisin, değil mi?"
Erhi'ye yanıt olarak başımı salladım. "Evet. Ben sokaklardan geliyorum. Ne olmuş yani?"
Hızlı ve soğukkanlı cevabım onları hazırlıksız yakalamış gibiydi ve ifadeleri daha da saçma bir hal aldı.
Dilencilerle herhangi bir bağım olduğunu reddetseydim benimle alay edecekler gibi duruyordu ama sokaklardan geldiğimi açıkça kabul etmem onları şaşırtmış gibiydi.
Erhi ve Kaier'e baktım.
"Görünüşe göre dilenci olmamla dalga geçmeye ya da bundan olay çıkarmaya hazırdınız. Ama biliyor musunuz, artık böyle dandik laflar yüzünden sinirlenip birilerini yumruklamaktan bıktım. Sinir bozucu."
Kollarımı kavuşturarak iç geçirdim.
"Yerinizde olsam sokaktan gelen birine bulaşmadan önce iki kez düşünürdüm."
Öne doğru bir adım attığımda sadece Kaier irkilmekle kalmadı, Erhi de bir adım geri çekildi.
"Senin sorunun ne? Altı üstü bir dilenciyken neden böyle artistlik taslıyorsun...?"
"Daha fazla yaklaşma... Seni pislik, o dilencilerle takıl dur..."
Korkudan büzüşürken bile çenelerini tutamamaları komikti.
"Sokaklarda zor zamanlar geçirmiş birinin sizin küçük kışkırtmalarınızdan etkileneceğini mi sanıyorsunuz cidden? Ve böyle bir adamın tepesi attığında neler yapabileceğini tahmin edebiliyor musunuz?"
Onlara doğru bir adım daha attım ve ikisi de bir adım daha geri çekildi.
"Ya birden gözüm dönerse, ha? Ya saldırırsam? Bunun gerçekten olabileceğinden korkmuyor musunuz?"
Gözlerimi devirerek onlara yaklaştım, onlar da adım adım geri çekildiler, ta ki sonunda bir sandalyeye takılıp üzerine yığılana kadar. Sert sözlerimden o kadar korkmuşlardı ki yüzleri bembeyaz olmuştu.
"Siz çocuklar bunu anlayamayacak kadar genç olabilirsiniz, ama kaybedecek hiçbir şeyi olmayan biriyle uğraşmamalısınız."
Sırf dilenci olduğum için beni istediği gibi ezebileceklerini mi sandılar?
Görüyorsun ya, gerçek yetişkinler kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanların çok daha tehlikeli olduğunu bilirler, çünkü o kişiler başkalarının da kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünür.
"Dibin dibini gördüğünü düşünen biri, hiç düşünmeden saldırabilir. Size göstermemi ister misiniz? Ha? Kanıtlayayım mı? Sizinle oynayayım mı? Konuşsanıza. Ne istiyorsunuz?"
"S-sen... seni küçük..."
"Ne olacağını göstereyim mi göstermeyeyim mi?!" diye bağırdım Kaier'e öfkeyle.
"Hayır, hayır... yapma..."
"Sıradaki. Sen, Erhi. Bir şey diyecek misin demeyecek misin?"
"Bize... bize ne göstereceksin... neden bahsediyorsun sen?!" diye bağırdı Erhi, azıcık kalan cesaretiyle.
"Sol gözünün neye benzediğini göstermemi isteyip istemediğini soruyorum. Benden daha güçlü ya da daha formda olabileceğin için sana bıçak çekemeyeceğimi mi sanıyorsun?"
Şiddet dolu niyetlerimi canlı bir şekilde tasvir ettiğimde Erhi'nin yüzü hayalet gibi bembeyaz oldu ve hayal ettiği görüntü karşısında çılgınca başını salladı.
"Evet, ne olacağını görmek istiyorsanız devam edin, az önce yaptığınız gibi beni gözetlemeye devam edin. Hadi bakalım, yiyorsa yapın."
Bir psikopat gibi gülümsedim, iki velet de her an altına kaçıracakmış gibi görünüyordu.
Bizi gizlice izleyenler de farklı değildi.
Eğer benim sadece bir dilenci olduğumu düşündüler ise, hazırlıksız yakalanmış olmalılar. Ama şimdi, aslında çıldırmış bir psikopat olabileceğimi fark ettiklerinde, yüz ifadeleri bariz bir şekilde değişti.
"Hafta sonu boş vaktin bolsa, git biraz top oyna ya da başka bir şey yap. Kendi yaşına bile uygun davranamıyorken, havalı havalı davranmak da ne demek, peh..."
Bileğimin küçük bir hareketiyle onların donakalmış yüzlerine hafifçe vurdum ve ardından oradan ayrıldım.
Beni takip edenlerin Erhi ve Kaier olması muhtemel görünüyordu. Heinrich'in dilenci olduğumu duyduktan sonra heyecanla beni aramaya gelmesini az çok beklemiştim ama gelmemişti.
Dilenci geçmişimle ilgili haberler muhtemelen yayılacaktı ve az önce sergilediğim gösteri sayesinde, her şeyi riske atmaya hazır, kontrolsüz biri olduğumla ilgili söylentiler de dolaşmaya başlayabilirdi.
Bu yüzden kötü şöhretimin artacağı garanti olsa da sinirimi bozanların benden uzak durması yine de daha iyiydi. Şu anda sadece saf irade ve saldırganlık kullanarak sert çocuk rolü oynuyordum ama yeterli eğitimle gerçekten güçlü biri olmayı planlıyordum.
Ancak düşünülmesi gereken başka bir mesele daha vardı.
Tüm bu sert konuşmalarımın ve kabadayılıklarımın ötesinde, önemli olan kilitli yeteneğimdi. Asıl sorun, bu mühürlü gücümü nasıl açacağımı çözmekti.
Öğleden sonra yaklaşırken hala kesin bir planım yoktu, sadece endişelerim vardı.
Tam da bundan sonra ne yapacağımı düşünürken...
Tık, tık.
Biri kapımı çaldı.
'Şimdi ne var?'
Yine bir şey "gösterme" zamanım mı gelmişti? Birileri bu kadar çabuk başka bir kavga çıkarmaya mı gelmişti? Bu bir deja vu muydu?
"... Hmm?"
Kapıyı açtığımda tamamen beklenmedik bir figürle karşılaştım.
Antrenman kıyafetleri içinde güzel bir kız, cheongukjang[1] seven bir öğrenci orada duruyordu.
Bu Ellen Artorius'tu.
"Antrenman sahasına çağrılıyorsun."
"Çağrıldığımı" söylemişti. Bununla ne demek istiyordu? Beni antrenman sahasına getirmesi için onu kim göndermişti?
"Beni kim çağırıyor?"
"Bilmiyorum. Üst sınıflardan biri sanırım."
'Üst sınıflardan biri mi?'
Bu ani ve beklenmedik bir şeydi.
"Diğerleri çoktan orada."
Diğerlerinin çoktan orada olduğunu söylerken ne demek istiyordu?
Görünüşe göre biri gelip beni alması gerekiyordu ve kimse bunu yapmak istememişti, bu yüzden Ellen bu görevi üstlenmişti. Ama bir üst sınıf öğrencisi tarafından çağrılma olayı kafa karıştırıcıydı.
Antrenman sahası çok büyük bir spor salonu şeklindeydi. Hafta sonu uzakta olanlar hariç, tüm birinci sınıf A sınıfı öğrencileri çoktan orada toplanmıştı.
İmparatorluk başkentinde büyük bir malikanesi olan Vertus ve Riana de Granz hariç herkes oradaydı. Yani toplamda dokuz kişi toplanmıştı... Ama ne yapıyorlardı?
"Sonuncu çocuk bu mu?"
Ellen başını salladı ve sınıf arkadaşlarımın şınav pozisyonunda durduğunu, önlerinde ise olabildiğince tehditkar görünmeye çalışan bir küçük kız olduğunu görebiliyordum.
Küçük kız konuştu.
"Ne yapıyorsun? Diğerlerini görmüyor musun? Yat yere, hemen."
"..."
"Yatmıyor musun?"
Kızın üzerinde üniforma yoktu ama kesinlikle benden genç görünüyordu. Ben gençtim ama o daha da genç görünüyordu, belki de ortaokul çağındaydı.
Ama... O bir üst sınıf mıydı?
Ellen yerini aldı ve diğerlerinin sıraya dizildiği yerin yanında şınav pozisyonuna geçti.
Küçük kız yüzüstü duran öğrenci sırasına bakarak, "Millet, görünüşe göre arkadaşınızın jetonu biraz geç düşüyor, değil mi?" dedi.
Sınıf arkadaşlarımın hepsi bana zehirli bakışlar fırlatıyor, acele edip yere yatmam için işaret ediyordu.
Neden bu saygın genç soylular bu küçücük kızın lafını dinliyordu ki?
"Bir üst sınıfın sözü hafife alınamaz!" diye bağırdı kız öfkeyle.
"Senin gibi küçük bir çocuğun üst sınıf olması mı gerekiyor yani?"
"Sen... ne dedin?"
Aniden ve yüksek sesle verdiğim cevap, yüzünü şaşkınlıkla doldurdu.
"Üst sınıfmış, hadi lan oradan! Senin gibi bir bücür gelmiş burada tantana yapıyor. Tek tokatta boynun kırılır be cüce. Neye güvenip de böyle ötüyorsun?"
Hala şınav pozisyonunda olan sınıf arkadaşlarımın yüz ifadeleri tuhaflaştı.
"S-sen... benim kim olduğumu biliyor musun...?"
"Kim olduğun umurumda değil, şimdi alnına bir fiske atmadan önce defol git. Kış kış!"
"Ahh!"
Elim hızla yukarı kalktı, kız panikleyerek geri çekildi. Korkudan yüzü bembeyaz oldu.
Yüz ifadesi hem şaşkınlığı hem de şoku yansıtıyordu.
"Sen, sen... kendini hazırlasan iyi olur."
"Aynen aynen, kolay gelsin."
Yüzü öfkeden bembeyaz olan küçük kız, dişlerini gıcırdatarak bana dik dik baktı ve ardından antrenman sahasından hızla çıktı.
Diğer herkes bana inanamayan gözlerle bakıyordu, sanki az önce deliliğimin bir başka bölümüne tanık olmuşlar gibi.
Ancak bu kez deliliğimi bir tür memnuniyetle karşılamış gibiydiler.
"Ne yapıyorsunuz hala orada yerde? Kalkın ayağa."
Kararsız yüz ifadeleriyle, diğerleri tereddütle ayağa kalkmaya başladı. Bakışlarımı diğerlerine değil, özellikle Kaier'e çevirdim.
"Hey, tüm bunlar da neyin nesi?"
Şu anda en kolay hedef oydu.
"Şey... Yani, sadece... O... Şey..."
Kaier tereddüt etti, sanki emrimi yerine getirmek ve durumu açıklamak gururuna bir darbe vuruyormuş gibi.
"Hey, konuşsana!"
Tehditkar talebim sonunda onu kekelemeye zorladı.
- [1] ↑Cheongukjang, yoğun kokulu, fermente soya fasulyesinden yapılan geleneksel bir Kore çorbası.
Bu bölüme tepkin neydi?




