Bölüm 36
İlk gün Kaier’i pataklamıştım.
Üçüncü gün ise Heinrich von Schwartz'ı. Bu sefer öğretmenler odasına çağrılmadım. Çağrılsaydım bile bu sadece benim için değil, onun için de büyük bir sorun olurdu, çünkü bir öğrenci arkadaşına karşı gücünü kullanmaya çalıştığını açık açık anlatırdım.
Ancak bu seferki durum Kaier meselesinden biraz farklıydı.
Kaier sıradan halktan biriydi ama Heinrich von Schwartz, imparatorluğun Birinci Prensliği olan Kernstadt'ın prensiydi. Tahtın varisi değildi ama doğrudan kraliyet soyundan geliyordu.
Başka bir deyişle, imparatorluk hanedanından sonra en büyük güce sahip olan bir devletin kraliyet ailesi üyesini dövmüştüm. Tapınak'ta sosyal statü gözetmeksizin herkese eşit davranılması gerektiğine dair bir kural olsa da, bu yine de herkesi şoke eden bir olaydı.
Ancak beni suçlamaktan ziyade, herkesin benden yavaş yavaş uzaklaştığını hissedebiliyordum. Görünüşe göre beni gerçekten aklını kaçırmış biri olarak görüyorlardı. Bir insan bu kadar ileri gittiyse, o artık sadece alelade bir deli değil, korkulması gereken biri demekti.
Yani, durup dururken kavga çıkaran ve üzerimde doğaüstü güçlerini kullanmaya çalışan birini öylece affetmem mi gerekiyordu? Beni kızartmasına izin mi verseydim yani?
O olaydan sonra Heinrich, beni her gördüğünde sanki pis bir şeye bakıyormuş gibi arkasını dönüp gidiyordu. Bu durum onu delirtecek kadar sinir bozucu olmalıydı ama Tapınak sınırları içinde yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Sırf hor görülmemek uğruna resmen tam bir psikopata dönüşmüştüm.
Ya bir gün benden iki kat daha iri biriyle başım belaya girerse? Ağzımın burnumun kırılması an meselesi gibi görünüyordu. Öyle gerçek bir durumda, kazanmak için herhalde elime ne geçerse alıp sallamam gerekirdi.
Ama umutsuz dövüş yeteneklerim, yavaş ve beceriksiz saldırılarıma hiç yardımcı olur muydu ki?
Huzurlu bir hayat yaşamak artık hayaldi. Bu yolda yürümekten başka çarem kalmamıştı. Bu saatten sonra iyi ve nazik biri gibi davranmaya çalışmak tamamen boşuna olurdu.
Hem şöyle bir düşününce, zaten hiçbir zaman gerçekten nazik biri olmamıştım. Çocuklara güpegündüz sinirlenen otuzlu yaşlarında bir adamın kesinlikle sorunları vardı, değil mi?
Benim sayemde, A Sınıfı'ndaki o zaten durgun olan hava daha da uğursuz bir hal aldı.
Ciddi miydim ben? Hiç çabalamadan, kendi yazdığım romanın kötü adamına mı dönüşmüştüm gerçekten? Nereden bakarsam bakayım, kötü adam benmişim gibi görünüyordu. Hiçbir gerçek yeteneği olmayan ama berbat bir mizaca sahip, hikayenin başlarındaki o çerezlik düşmanlar gibi ortalığı birbirine katan biri...
"Hey, Reinhart, biraz konuşabilir miyiz?"
Perşembe günkü ortak eğitim derslerinden sonra, akşam yemeğinin ardından Vertus bana böyle seslendi.
Akşam yemeğinden sonra Vertus beni terastaki çay saati için ayrılmış masaya götürdü. Yüzünde hala o hoş tebessüm vardı ve görünüşe göre bir demlik siyah çayı çoktan hazır etmişti.
"Çay ister misin?"
"Olur."
Vertus siyah çayı dikkatlice fincanıma doldurdu. Kendisininkine süt ekleyip sütlü çay olarak yudumlarken, ben sade içtim. Prensin bana karşı herhangi bir düşmanlık beslediği falan yok gibiydi.
Sadece yüz ifadesine bakarak benim bu rahat tavırlarım hakkında ne düşündüğünü kestirmek imkansızdı. İfadelerin her şeyi yansıtmadığını bildiğim için tetikte kalmaya devam ettim.
Kendisi bir kılıç ustası olmayı hedefliyordu. Şimdiye kadar benimle kavga edenlerin fiziksel gücü yetersizdi. Ancak bu prens, eğer canı isterse beni un ufak edebilirdi. Bunu hem siyasi hem de fiziksel olarak yapabilirdi.
İki konuda da onunla aşık atamazdım.
Eğer Vertus bana karşı fiziksel gücünü kullanmaya karar verirse ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Sadece zayıflara diş geçirip güçlülerin karşısında süt dökmüş kediye dönen o klasik ödlek tavrını takınmak şu an için en mantıklı hamle gibi görünüyordu.
Vertus yüzünde kibar bir gülümsemeyle bana baktı. Düşmanlıktan eser barındırmayan, dost canlısı bir tavırdı bu.
Ludwig onun bu haline aldanmıştı, daha pek çok kişi de aynı tuzağa düşmüştü. Yine de aldanmaması gereken ben bile, onun nazik gülümsemesinin beni de etkileyebileceğini hissettim.
"Millet bu durum hakkında bir şeyler yapmam için epey yaygara kopardı, ben de onların adına seninle konuşmaya karar verdim."
"Bir şeyler yapmak derken neyi kastediyorsun?"
"Çocuklar senden korkuyor."
Korkuyorlar diyerek durumu yumuşatmıştı ama bu muhtemelen benden nefret ettikleri anlamına geliyordu.
"Elbette senin davranışlarını bir dereceye kadar anlayabiliyorum. Kaier ilk gün, hatta soyunma odasında bile oldukça agresif tavırlar sergilemişti."
"..."
"Kaier, davranışları ve Tapınak'a usulsüz kabul edildiğine dair iddiaları konusunda kesinlikle suçluydu."
Tapınak'ın otoritesini sarsan bu sözlere sinirlenen ben değil, bizzat prensti. Kaier’e o sözleri söyleyip Tapınağı savunmamdan gizlice rahatlamış mıydı acaba?
"Anladığım kadarıyla tepkin kişisel bir hakaretten değil, Tapınağa yapılan bir hakaretten kaynaklanıyordu."
Vertus bunu Bay Effenhauser aracılığıyla mı yoksa başka bir yolla mı öğrenmişti bilmiyorum ama öne sürdüğüm argümanlardan haberdardı. Bu aynı zamanda vatansever biri olarak rol yaptığımın da farkında olduğu anlamına geliyordu.
"Bir Tapınak öğrencisi olarak normalde herkese tarafsız bir gözle bakmam gerekir ama kendim de bir vatansever olduğum için bu tarafa meyil etmekten kendimi alıkoyamıyorum."
Ne? Hikayenin gidişatı biraz tuhaflaşıyordu.
"Reinhart, tavrını ve düşünme şeklini gerçekten çok beğendim."
Şimdi bu... Cidden garipleşiyordu!
Ölümle tehdit edilseydim bile bu kadar titremezdim. Burada neler dönüyordu ve bu iş nereye varacaktı?
Vertus o vatanseverlik konuşmamı duymuş ve şimdi de vatanseverliğime hayran mı kalmıştı? Tabii bir prensin vatansever olması gayet doğaldı ama bana sıcak bakmasının sebebi gerçekten bu duygu muydu? Kişisel hakaretlere karşı kendini tutabiliyordu ama iş Tapınak'a hakaret edilmesine geldiğinde, vatanseverlik uğruna yumruğunu konuşturacak kadar ileri giden birine hayranlık duyuyordu.
Vertus yüzündeki hafif tebessümü koruyarak çay fincanıyla oynuyordu.
"Yine de Heinrich ile yaşanan olayın biraz aşırıya kaçtığını düşünüyorum. Elbette bir kraliyet üyesini gücendirmenin, halktan birini gücendirmekten daha yanlış olduğunu söylemiyorum."
"..."
"Sınıf arkadaşların... nasıl desem, biraz fazla hayalperest davranıyorlar."
"Hayalperest mi?"
'Neden bahsediyor bu herif?'
Vertus, sanki gizli bir şeyi biliyormuş gibi gülümseyerek Tapınak'ın gece manzarasına doğru baktı.
"Hiçbir yeteneği olmayan birinin, arkasında güvenebileceği bir güç ya da bir kimse olmadan Schwartz kraliyet ailesine dokunmaya cüret edemeyeceğini düşünüyorlar... Kafalarında kurdukları fantezi tam olarak bu."
Ne demek istediğini anlamaya başladım. Görünüşe göre hareketlerimi o kadar delice bulmuşlardı ki, bunun arkasında gizemli bir şeyler arıyorlardı.
"Yani... Kısacası benim yeteneksiz olduğumu değil, inanılmaz bir şeyler sakladığımı düşünüyorlar?"
"Kesinlikle. Bu gizli bir yetenek de olabilir, nüfuzlu bir ailenin gücü de..."
"Hmm..."
Eğer gizli bir kozum olmasaydı, davranışlarım anlaşılmaz olurdu. Sonuçlarını kestiremeyen bir deli olmadığı sürece, hiç kimsenin durup dururken bir kraliyet üyesini pataklamasının başka bir açıklaması olamazdı.
"Nadir de olsa böyle şeyler yaşanır. Soylu kökenlerini gizleyip Tapınak'a sıradan halktan biri gibi girenler var."
Bunun farkındaydım. Aile adları ulu orta açığa çıkarsa hayatlarına devam edemeyecek olanlar ya da çeşitli sebeplerle dikkat çekmek istemeyip geçmişlerini gizli tutanlar vardı. Muhtemelen kibirli bir soylu çocuğun, karşısındakini halktan biri sanıp küçümsediği ve sonunda acı bir ders aldığı durumlar da olmuştu.
Her neyse, beni de öyle biri sanıyorlardı: Soylu kimliğini gizleyen adamlardan biri.
"Daha ciddi olan sorun ise Heinrich'in de buna inanmaya başlamış olması."
"... Ne?"
Son zamanlarda Heinrich beni her gördüğünde kaçıyordu. Bunun tiksinti yüzünden olduğunu sanmıştım, ama acaba gerçek bir korku muydu?
"Ve Schwartz kraliyet ailesiyle karşı karşıya geldiğinde zerre korku duymamak için arkanda nasıl bir desteğin olması gerekir?"
Durum hiç tahmin etmediğim bir yöne evriliyordu. Schwartz kraliyet ailesiyle kapışırken hiç düşünmeden yumruk atabilecek kadar güçlü bir arka plan... Bunun tek bir cevabı olabilirdi.
"Görünüşe göre çocuklar senin gizli bir kraliyet üyesi olduğuna inanıyor."
Çocukların hayal gücü bazen yetişkinlerin rüyalarının bile ötesine geçebiliyordu. Aptallar ordusu. Zaten göz önünde iki kraliyet üyesi bulunan bir sınıfta, başka bir kraliyet üyesinin kendini gizleyeceğini mi sanıyorlardı gerçekten?
"Hah..."
"Elbette, bunun doğru olmadığını biliyorum."
Vertus, çocukların bu hayal dünyasına kapılacak biri olmadığını gösteren bir bakış attı bana. Çayından bir yudum alırken o nazik gülümsemesini korumaya devam etti.
"Şimdi Reinhart, sana bir sorum var."
"Nedir?"
"Güvendiğin bir şey ya da bir kimse var mı? Arkanda kim duruyor?"
Vertus, gizli kraliyet üyesi fikrinin saçmalık olduğunu biliyordu ama yine de merak ediyordu. Gerçek geçmişimi merak ediyordu. Görünüşe göre Vertus bile benim arkası boş, önemsiz bir hiç kimse olduğuma inanmıyordu.
Fakat o sözde arka planım asla açığa çıkamazdı, çünkü bu beni tüm insanlığın düşmanı yapabilecek türden bir bilgiydi.
Bu yüzden iç çekip kollarımı göğsümde kavuşturdum.
"Elbette hiçbir şey yok. Hem işler sarpa sardığında arkasını yaslayacağı bir güvencesi var diye millete yumruk atan biri olmayı kim ister ki?"
Bu yoldan yürümeye devam edecektim.
Değiştirmek için artık çok geçti. Elinde hiçbir kozu olmayan o deli rolünü oynayacaktım. Sonradan dayak yesem ya da başım belaya girse ne önemi vardı ki? İstediğim an ortadan kaybolmamı sağlayacak olan Dehşet Cini yüzüğüm hala bendeydi.
Vertus'un yüzünde hafif bir şaşkınlık vardı ve bana boş boş bakıyordu.
"Oh... yani hiçbir şey yok... kayda değer hiçbir şey?"
"Aynen öyle."
"Yani sırf keyfin yerinde olmadığı için miydi?"
"Evet."
"Oh... anlıyorum."
Vertus başından beri gülümsüyordu ama şimdi dudakları seğirdi.
"Ha, ha. Hahaha. Hahahahaha. Haha!"
Aniden kahkahayı bastı. Sanki aklını kaçırmış gibi, uzun süre bu şekilde gülmeye devam etti. Bu uzun kahkahanın ardından Vertus bana döndü.
Bakışları sırtımdan aşağı bir ürperti gönderdi. Sanki sürekli çekik, kısık gözlerle gezen bir karakter aniden gözlerini kocaman açmış gibiydi.
Bu gerçek Vertus'tu, biraz tedirgin edici bir havası olan biri. O gözlerle bana baktı ve sessizce çay fincanını kaldırdı.
"Böyle bir durumda çoğu insan yalan söylerdi."
'Yalan mı? Teknik olarak bu da bir yalandı. Gerçekten bir desteğim var. Sadece bunun kim ya da ne olduğunu hayal bile edemezsin.'
"Eğer güçlü bir desteğin olduğunu iddia etseydin, bundan sonra seni görmezden gelirdim."
Vertus gerçek yüzünü gösteriyordu. Saçma sapan konuşup sert davranan diğerlerinden farklı olarak, o bambaşka bir seviyedeydi.
Henüz genç bir çocuk olmasına rağmen bakışları beni iliklerime kadar ürpertti.
"Bana dürüstçe cevap vermen akıllıcaydı, Reinhart."
Görünüşe göre, bir krizden kaçınmak ya da başkalarının bana bulaşmasını önlemek için yalan söylememi bekliyordu. Çünkü öyle yapsaydım, diğerleri benden uzak durmaya devam edecekti.
Geçmişimi araştırmış mıydı? Benim önemli biri olmadığımı zaten biliyor muydu ve bu yüzden ne tür bir insan olduğumu anlamaya mı çalışıyordu?
Umursamazca omuz silktim.
"Benim önemsiz biri olduğumu söylemem de bir yalan olabilir, değil mi?"
"Arkanda seni destekleyen bir şey ya da biri olup olmadığı belirsiz olabilir, ama en azından şunu biliyorum ki sen kesinlikle bir soylu değilsin."
Vertus çay fincanını masaya koydu ve parmağını fincanın kenarı boyunca gezdirdi.
"Çünkü çay fincanını bile nasıl doğru dürüst tutacağını bilmeyen birinin soylu olma ihtimali yok."
Siyah çay en başından beri planının bir parçasıydı demek. Vertus, çay fincanını tutuşum ve çayımı yudumlama şeklime bakarak beni değerlendirmişti.
Farkında olmadan yaptığım hareketlerin dışarıya bilgi sızdırdığını fark etmek bedenimi ürpertti.
Kendi yarattığım bir karakter olmasına rağmen, içime saldığı korkuyu kelimelerle ifade etmek zordu.
Blöf yapsaydım beni görmezden gelirdi. Oysa ben, özel bir şey olmadığımı açıkça söylemiştim. Peki bu bilgiyi öğrendikten sonra ne yapacaktı?
"Blöf yapmalıydın, Reinhart."
"Nedenmiş o?"
"Heinrich von Schwartz'ın sana neler yapabileceğini hiç düşündün mü?"
Düşünmüştüm elbette. O an bedenim zihnimden önce hareket etmişti ama sonrasında Birinci Prenslik Kernstadt'ın bir kraliyet üyesine bulaşmanın sonuçlarını düşünmüştüm.
Ancak ben Heinrich von Schwartz'ı iyi tanıyordum ve bundan ciddi bir şey çıkmayacağından emindim.
"Elbette düşündüm."
"Schwartz kraliyet ailesini gücendirdiğin için Tapınak'tan adımını attığın an arkanda iz bırakmadan ortadan kaybolabileceğinden hiç endişelenmiyor musun?"
"Bunu da düşündüm, evet."
Hayır. Bunu hiç düşünmemiştim. Zaten en başından beri böyle bir olay asla yaşanmayacaktı.
"Öyleyse, Heinrich’in senin bilinmeyen geçmişinden korktuğunu söylediğimde, o korkuyu canlı tutmak senin yararına olmaz mıydı?"
"Olurdu."
"Öyleyse neden bana doğruyu söyledin? Heinrich'in sana zarar verme ihtimali çok yüksek ve bundan korkuyor olman gerekirdi."
Heinrich doğrudan kraliyet ailesinin bir üyesiydi ve Kraliyet Sınıfı'na kaydolmuştu. Ama neredeyse gözden çıkarılmış, terk edilmiş biriydi. Schwartz kraliyet ailesinde kimse Heinrich'i sevmiyordu. Bu yüzden statüsü sadece boş bir kabuktan ibaretti, gerçekte hiçbir gücü ya da nüfuzu yoktu.
Bu yüzden, uzak bir ülkeye atılmış bir kraliyet mensubu adına herhangi bir misilleme olmayacağını zaten biliyordum.
Ancak, bunun farkında olduğumu ağzımdan kaçırmak gerçekten şüphe uyandırıcı olurdu.
Peki, bir sırrı korumak adına, neden işime yarayacak bir yalanı çürütüp gerçeği ortaya dökmüştüm?
"Çünkü bir imparatorluk prensinin karşısında bu kadar sığ bir yalan söylemenin kazandıracağı hiçbir şey yok."
Prensin bunu anlayacağını zaten tahmin ettiğimi söylemek daha iyi bir seçim gibi görünüyordu. Heinrich gibi birinden korunmak için Vertus’u aldatmaya çalışmanın daha tehlikeli bir hareket olacağına karar verdim.
Sözlerim Vertus'un bana dikkatle bakmasına neden oldu.
"Peki ya bunu Heinrich'e söylersem? Bu seni çok zor bir duruma sokmaz mı?"
Resmen ince bir buz tabakasının üzerinde yürüyordum. Eğer Vertus'u düşman edinirsem hayatım tehlikeye girerdi. Her ne kadar "gözü dönmüş deli" yolunu seçmiş olsam da, gereksiz yere onu kışkırtmanın bir manası yoktu.
"Bunu yapmayacaksın."
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Çünkü yalan söyleseydim beni görmezden geleceğini söylemiştin. Bu, doğruyu söylersem gerçekleştirmeye hazır olduğun başka bir planın olduğu anlamına gelmez mi?"
Artık kartlarımı açmış ve Vertus'a gerçeği söylemiştim. Düşüncem doğruysa, Vertus'un ben gerçeği söylediğimde izleyeceği farklı bir planı vardı.
'Hmm... biraz daha ileriye gidip, o kadar kolay görmezden gelinebilecek biri olmadığımı mı göstersem?'
"Ayrıca bana kalırsa, geçmişim ne olursa olsun Heinrich bana dokunamaz. Tabii en azından asgari düzeyde bir sağduyuya sahip olduğunu varsayarsak."
"Neden öyle düşünüyorsun?"
"Beni öldürürse, bir Tapınak öğrencisinin, özellikle de Kraliyet Sınıfından birinin ölümü sıradan bir mesele olmaz. Haber Gradium’un her yerine yayılır."
"..."
"Üstelik tam da bu zamanda ölürsem, durum fazlasıyla bariz olur. Halktan gelen bir Kraliyet Sınıfı öğrencisi, Birinci Prenslik'ten bir kraliyet üyesiyle kavga ettikten hemen sonra aniden ölürse, kimin kimi öldürdüğü çok bariz olur."
Eğer şimdi ölseydim, beni kimin öldürdüğü apaçık ortada olurdu ve doğal olarak Heinrich soruşturmanın odak noktası haline gelirdi.
Vertus'un gülümsemesi yavaş yavaş yüzüne geri döndü. "Schwartz kraliyet ailesi gücünü kullanıp olayın üstünü kapatamaz mı?"
"Belki kapatabilirler."
"..."
"Ama..."
Ben de Vertus'a gülümsedim.
Artık umurumda değildi. Ya hep ya hiç durumundaydım.
"Vatanımızın, bu yüce imparatorluğun, herhangi bir prensliğin baskısına boyun eğeceğini sanmıyorum. Aksine, Tapınağın onurunu lekeledikleri için hesap soracaktır."
"Vatanımız" kelimesi Vertus'un dudaklarının kenarını yukarı doğru kıvırdı. Vertus'un vatanseverlik duygusu Effenhauser'dan bile daha mı güçlüydü acaba?
Ölümüm, düşünülenden çok daha büyük bir olay olurdu. Aslında böyle bir şey olmayacaktı -- ya da en azından ben öyle düşünüyordum -- Tapınağa ve imparatorluğa duyduğum güveni ve statümün önemini göz önünde bulundurursak. Ve Vertus, durumu benim yaptığım gibi değerlendirebilme yeteneğimi takdir ediyor gibiydi.
Vertus zeki insanları severdi. Cevabımı doğaçlama vermiş olmam doğruydu, ama muhakeme seviyem kesinlikle akranlarımın çok ötesindeydi. Elbette bu dünyaya aşina olmam da işimi epey kolaylaştırmıştı.
"Güzel."
Vertus, daha fazla konuşmaya gerek yokmuş gibi gülümsedi.
"İlk defa bu kadar küstah birini bu kadar büyüleyici buluyorum."
‘Şey... Burada tam olarak ne dönüyor şu an?’
"Reinhart, Tapınak'ta önümüzde parlak bir gelecek görüyorum."
"... Bu harika."
Neden Tapınak’ta yakınlaştığım ilk kişi bir kötü adamdı?
Bu bölüme tepkin neydi?





