Bölüm 29
Sonuçta o bir öğretmendi.
Öğrencilerin büyük çoğunluğunun yatkınlık ve yetenekleri zaten belirlenmişti, dolayısıyla ne öğrenmeleri ya da hangi yönde ilerlemenin gerektiğini söylemesine gerek yoktu. Tek yapması gereken, öğrencinin başvurduğu derslerin listesine göz atıp birkaç tavsiyede bulunmaktı.
Ancak, Tapınak'ta benim gibi bir öğrenciyle muhtemelen ilk kez karşılaşıyordu. Her şeyi yapabilirdim, ama hiçbirinde üstün değildim. Garip bir öğrenci olduğumu kabul ediyordum.
"Tapınak'ta sunduğumuz müfredatı göz önüne alırsak, teknik olarak her şeyi okuyabilirsin. Ama her şeyi yapabilmen, yapman gerektiği anlamına gelmez. Yoksa her şeyi biraz bilen ama hiçbirinde uzmanlaşamayan biri olursun."
Bay Effenhauser'ın beni ofisine çekme nedeni buydu. Hırsıma kapılıp geleceğimle ilgili aptalca bir şey yapacağımdan endişeleniyordu. Her şeyi deneyip sonunda hiçbir şey elde edemeyeceğim bir durumun önüne geçmek istiyordu.
Vay be, gerçekten iyi bir öğretmenmiş!
"Yatkınlık ve yeteneğiniz potansiyelinizi belirlemez. Büyüde yeteneği olup büyüden nefret eden insanlar gördüm, kılıç ustalığında olağanüstü yeteneği olduğu halde kılıç yüzüne tutulduğunda tereddüt eden insanlar da."
Kılıç ustalığındaki yetenek savaşma ruhunu otomatik olarak vermiyordu, büyüdeki yetenek de büyüye karşı merak ve ilgi uyandırmıyordu.
Bu, esasen yeteneğe sahip olmanın bir kusuruydu.
Bay Effenhauser, romanın ilk aşamalarından sonra ortaya çıkacak bir konuyu daha en başından gündeme getirmişti.
Sonuçta en önemli şey kişinin zihniyetiydi, yaptıkları işi sevip sevmediği ve bunu pratik durumlarda uygulayabilip uygulayamadığı.
Bazen, sırf erken keşfedilmiş bir yetenek olduğu için bir konuda çalışmaya ve eğitim almaya zorlanmak, kişinin o yetenekten nefret etmeye başlamasına ve hatta gerçek hayatta ölüm kalım durumlarında tereddüt etmesine neden olabilirdi.
Şiddetten korkuyorsa kılıç kullanmanın ne yararı vardı ki?
Demek istediği buydu.
"Yani, belirli alanlarda yetenekli olanlardan daha avantajlısın, çünkü kendini tek bir yeteneğe sıkıştırmak zorunda değilsin ve istediğin yöne gidebilirsin."
Esasen bana ne yapmak istediğimi ve ilgi alanımı soruyordu.
Ancak, bir gün önce ne yapmak istediğime çoktan karar verdiğimi bilmiyordu.
"Doğaüstü güçleri öğrenmek ve geliştirmek istiyorum."
"..."
İlk kez, Bay Effenhauser’in yüzünde bir duygu parıltısı belirdi. Bu açıkça bir küçümseme ifadesiydi.
Profilime baktı ve bir süre sessiz kaldı.
"Duyduğuma göre, açıklaman çok uzun olduğu için tek satıra sıkıştırmışlar."
Yöneticiler tüm yatkınlıklarımı forma sığdıramadıklarından yalnızca "tüm alanlarda yatkınlık" yazmışlardı. Tüm yatkınlıklarım resmi olarak kayıt altına alınmış olsaydı, uzun bir belge olurdu.
"Sen de doğaüstü güçlere yatkınlık var mı?"
"Olmalı...?"
"Olmalı" demiş olsam da, buna sahip olduğumu kesin olarak biliyordum. Sadece onun anlayamayacağı bir açıklamayı uzun uzun anlatmak istemedim.
"Tamam, diyelim ki var. Doğaüstü güçlerini nasıl uyandırmayı planlıyorsun?"
"...Elimden gelenin en iyisini yapacağım."
Başarı puanlarını kullanacağımı itiraf edemezdim, bu yüzden tek söyleyebileceğim buydu. Ancak, bana sanki bir yumurtayla kayayı kırmaya çalışan bir aptalmışım gibi baktığını fark etmeden edemedim.
"Doğaüstü güçler dışında hedeflediğin başka bir şey yok mu? Temel doğaüstü güçlere sahip olmayanlar özel derslere giremezler."
"Oh... öyle mi?"
"...Kraliyet Sınıfı öğrencileri için özel bir istisna var, ama yeteneği olmayan bir öğrencinin derse kayıtlı olduğunu gören öğretmen bunu çok tuhaf bulur ve hatta sizi dersten atabilir."
Bay Effenhauser, dersten atılmam durumunda sorumluluk alamayacağını ima etmesine rağmen, ben yine de kararlılıkla başımı salladım.
Uzun uzun düşündükten sonra, sonunda belgeye bir şeyler yazmaya başladı.
"Bu derse başvur. Öğretmene ayrı olarak haber vereceğim."
Kolayca vazgeçmeyeceğimi anlamış ve başka çaresi kalmamış gibiydi.
"Ama tek bir ders için."
Bana doğaüstü güçlerle ilgili başka hiçbir derse kaydettirmeyeceğini söyledi ve ardından kağıda çeşitli şeyler yazdı. Bir anda yazmayı bitirip kağıdı bana uzattı.
"Bu, bu dönemki ders programın. Hiçbir değişiklik kabul etmeyeceğim."
Sanki benim yerime ders programımı yazmış gibiydi.
"Hangi dersler bunlar?"
"Daha önce söylediklerimi unut. Çeşitli dersleri denemeni istiyorum. Böylece, umarım ilgini çeken bir şey bulursun."
Başlangıçta her şeyi denemememi söylemişti, ama doğaüstü güçleri öğrenmek istediğimi söylediğimde, planına bu kadar kolay uymayacağımı fark etmiş olmalıydı. Sonuç olarak, benim isteklerime daha uygun bir ders programı vermekten başka seçeneği kalmamıştı.
Bu yüzden, sadece doğaüstü güçlere odaklanıp bu dönemi boşa harcamam yerine, çaba göstererek doğaüstü güçleri uyandıramayacağının bilindiği için, bana daha uygun olanı bulmak için farklı dersleri denememi önerdi.
Bu, onun açısından haklı bir görüş ve iyi bir karardı, bu yüzden gerçekten şikayet edemezdim.
Ders programımın tamamını doğaüstü güçlerle ilgili derslerle dolduramamam doğaldı. Tüm zaman dilimlerimi sadece doğaüstü güçlerle ilgili derslerle doldurmak imkansız olmakla kalmayıp, önümüzdeki dönem her bir ana dalın derslerinin nasıl olduğunu da görmek istiyordum.
A Sınıfı’nın sınıfına geri döndüğümde, neredeyse tüm öğrenciler duyuru panosunun etrafında toplanmıştı. Etrafta hiç öğretmen yoktu.
Öğrenciler hep birlikte bana korkutucu bakışlarla döndüler.
"..."
"..."
'Neden hepiniz bana öyle bakıyorsunuz? Benimle bir sorununuz mu var ha?'
Duyuru panosunun etrafında toplanan öğrencilerin bana attığı bakışlar en iyi ihtimalle isteksizdi ve merak ya da anlayamama ile karışmıştı.
"Hey, yeteneğin olmadığına emin misin?" diye sordu Kaiser Vioden.
Sonunda öğrencilerin neden duyuru panosunun etrafında toplandıklarını anladım.
Bay Effenhauser, herkesin profilini duyuru panosuna asmıştı. Bunun amacı, birbirimizin yeteneklerini ve yatkınlıklarını bilmemiz ve böylece birbirimize karşı temkinli davranabilmemizdi.
Elbette, Ellen Artorius’un olağanüstü yetenekleri muhtemelen çok özet bir şekilde yazılmıştı, bu yüzden pek dikkat çekmemişti.
Öğrencilerin çoğu, diğerlerinin hangi yeteneklere sahip olduğunu kesinlikle merak ediyordu ve bu yüzden bir göz atmak için etrafta toplanmışlardı. Profilleri okuduklarında, tuhaf bir şey fark ettiler. En altta yer alan on birinci profilde sayısız yatkınlık listelenmişti ama yetenek yoktu ve bu yüzden hepsinin kafaları karışmıştı.
"Evet... ne olmuş?" diye cevap verdim.
Kaier’in söylediği doğruydu ve buna pek bir şey söyleyecek halim yoktu, bu yüzden sadece yerime döndüm.
Sınıfta sıralar iki sıra halinde dizilmişti ve öğrenci numaralarına göre yerler belirlenmişti. Benim yerim arka sol köşede, pencerenin yanındaydı. Sınıf genişti, bu yüzden birbirimize çok yakın oturmamız gerekmiyordu ve hepimizin kendine ait geniş bir sırası vardı.
Dikkat etmemeye çalıştım ama tuhaf bakışlar beni takip etmeye devam ediyordu. Vertus da yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle bana bakıyordu.
"Hayır, durun. Sizce bu mantıklı mı?"
Kaier, durumu anlayamıyormuş gibi görünüyordu ve sırama kadar gelmişti.
"Burası Kraliyet Sınıfı. Sadece olağanüstü yeteneklere sahip olanlar girebilir. Ama sen... buraya nasıl girdin? Üstelik A Sınıfına? En azından B Sınıfında olman gerekmez miydi?"
Onu huysuz bir karakter olarak tasarlamıştım, ama derslerin ilk gününden itibaren bu şekilde davranacağını beklemiyordum.
Kaier gerçekten neler olup bittiğini anlayamıyor gibiydi ve Kraliyet Sınıfı’nda bulunmama olan inançsızlığı açıkça belliydi. Beni yakamdan yakalamaya hazırmış gibi gözle görülür bir şekilde kızgındı ve kimse onu durdurmaya çalışmıyor gibiydi.
Vertus durumu gözlemliyor gibiydi.
"Gerçekten anlamıyorum. Sen kimsin? Senin gibi biri buraya nasıl geldi?"
"Bak, birader," dedim.
"... Ha?"
Durumu daha olgun bir şekilde halletmek istedim. Yaşımın yarısı kadar olan bazı çocuklar saygısız davranıyor diye aşırı tepki gösterip olay çıkarmak istemedim.
Ortalığı karıştırmak istemiyordum.
Ama sonra, birdenbire...
"Benim sinirlerimi oynatma. Şikayet etmek istiyorsan git kayıt ofisine şikayet et."
Sakin kalmaya çalışıyordum ama öfkemi tutamadım.
Sert cevabımı duyunca Kaier'ın ifadesi dramatik biçimde değişti.
"Sen, sen nasıl cüret edersin... bana böyle bir şey söylemeye...? Sen... yeteneğin bile yok lan senin? Ne cüretle...!"
"Hoşuna gitse de gitmese de kimin umurunda? Neden kayıt ofisi tarafından alınan bir karar hakkında bana şikayet ediyorsun? Buraya gizlice sızdığımı falan mı düşünüyorsun? Ha? A Sınıfına girmiş olmam benim suçum mu? Ben sadece talimatları uyguladım, koduğumun malı. Neden sana cevap vereyim ki? Sen kayıt müdürü falan mısın?"
"Seni küçük p..."
"Oh, yani gerçekten kayıt müdürü müsün?"
"Normalde sen--"
"Kayıt müdürü müsün yoksa değil misin la göt lalesi! Cevap ver!"
Güm!
Aniden ayağa kalkıp ona doğru yaklaştım, o da irkildi ve bir iki adım geri çekilmeye başladı.
"Evet, ben de öyle düşünmüştüm. Cevap yok mu? Ha?"
"Şey... ben, ben değilim..."
"Madem değilsin, ne bokuma kafa şişiriyorsun burada he?"
Yüzü gözle görülür şekilde solmuştu. Açıkça korkmuştu.
"Hey, sen, 10 numara. Büyü konusunda yeteneği olduğu halde ironik bir şekilde büyüyle yatkınlık göstermediği için önünde karanlık bir gelecek olan kişi."
"Şey, uh..."
Büyük laflar etmek için kimsenin yeteneğe ihtiyacı yoktu. Yani, sence insanlar boktan korkuyorlar diye mi ondan uzak duruyorlar? Hayır. Ondan uzak duruyorlar çünkü bok kirli ve iğrenç bir şey. O anda kendimi korkulan biri haline getirmenin bir yolu yoktu, bu yüzden şimdilik kimsenin bana bulaşmaması için tek seçeneğim kirli ve iğrenç bir insan olmaktı.
Ayrıca, karşımdaki adamın dövüşte hiçbir yeteneği yoktu, bu yüzden güvendeydim.
"Bir daha canımı sıkma. Anlaşıldı mı?"
Pat, pat.
"Bana cevap vermeyecek misin?"
Geniş, sert gözlerle ona dik dik baktığımda, yüzü daha da soldu ve uysalca başını salladı.
"T-tamam..."
Küstah veledin yanağına hafifçe vurdum ve koltuğuma geri oturdum.
Çevremdeki öğrenciler olayı izlerken sınıfta gergin bir hava hakimdi.
'Hay sıçayım. Ne yaptım ben?'
Artık hiçbir yeteneği olmayan, çabuk sinirlenen bir piç olarak damgalanmıştım.
Ama, dürüst olmak gerekirse, söylediğim her şey doğru değil miydi? Kayıt ofisinin kararlarını uygulayan bir öğrenciye neden şikayet ediyordu?
Hah.
Herhangi bir sorun çıkarmak istememiştim, ama yine de çıkardım, hem de orman yangını kadar hızlı ve şiddetli bir şekilde.
Okula ne harika bir giriş.
Beni öfke kontrolü sorunu olan biri gibi gösteren 10 Numara sayesinde, o günden sonra kimse beni kışkırtmaya cesaret edemedi. Muhtemelen, hiç yeteneği olmayan birinin bir başkasına öyle karşılık vermesine şok olmuşlardı.
Ayrıca, yeteneklerini kullanarak birine meydan okursan, öğretmenin seni bu yüzden öldürebileceğini de yeni duymuştum.
Yetenekleri olmayan birinin bile biraz cesareti olması gerekir. Cesaretleri bile yoksa, tamamen işe yaramaz hale gelirler.
B Sınıfı, ara sıra yükselen kahkahalarla uyumlu bir havaya sahipken, A Sınıfı’ndaki dersler tamamen sessiz ve ciddi bir şekilde işleniyordu. Yazma aletlerinin sesi, öğretmenlerin ders anlatması ve ara sıra öğrencilerin sorduğu sorular dışında başka ses yoktu.
Sonuçta burası ciddi insanların toplandığı bir yerdi, ama benim gereksiz yere yarattığım korku atmosferi de muhtemelen bunda rol oynamıştı. Hissettiğim suçluluk ve pişmanlık yüzünden iç geçirdim.
Kahretsin, bir çocuğa sinirlenmiştim. Gerçekten de en kötü türden bir insandım.
Kendimden tiksinerek derslere devam ettim.
Temel dersler, genel seçmeli dersler gibi herkesin birlikte alması gereken derslerdi.
Örneğin tarih, coğrafya, matematik, edebiyat ve diğer genel kültür dersleri. Her öğretmenin öğreteceği farklı dersler vardı ve sınıf öğretmenleri belirli dersleri vermekle görevlendirilmemişti.
Dersler arasındaki kısa molada öğrenciler birbirleriyle konuşuyor, yavaş yavaş birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.
--Duyduğuma göre büyüyle yatkınlığın varmış. Hangi dersleri almayı planlıyorsun?
--Şey... Henüz emin değilim.
--Ah, o zaman öğretmenimizle görüşüp ondan biraz tavsiye almak ister misin?
--Ha? Şey, hmm... evet, tabii.
--Görünüşe göre Kraliyet Sınıfı öğrencileri, normal sınıflardan farklı özel dersler alabiliyorlar. İkişer kişilik dersler falan varmış.
-- Oh... gerçekten mi?
Görünüşe göre benzer yeteneklere sahip olanlar aynı dersleri almak istiyorlardı. Seçmeli derslerin olduğu günlerde, okulun diğer normal öğrencileriyle birlikte derslere girmek zorunda kalacaklardı, bu yüzden derslerinde tanıdıkları birinin olması rahatlatıcı olurdu.
Sonuç olarak, Salı, Çarşamba ve Cuma günleri dövüş yeteneğine sahip öğrenciler dövüş derslerini birlikte alacak, büyü yeteneğine sahip olanlar büyü derslerini birlikte, doğaüstü güç sahipleri de kendi derslerini birlikte alacaktı. İlahi güce yatkınlığı olanlar ikincil uzmanlık olarak genellikle dövüş derslerini tercih ediyordu, dolayısıyla çoğunlukla dövüş yeteneğine sahip öğrencilerle takılıyorlardı.
Aynen böyle, hepsi seçmeli derslerini nasıl seçeceklerini tartıştılar. Bazıları sessizce kendi başlarına düşünürken, bazıları da ders saatleri geçerken diğerleriyle tartışıyordu.
Kısa süre sonra öğle yemeği vakti geldi.
Kraliyet Sınıfında sadece yüz kadar öğrenci olduğu için, hepimiz büyük kafeteryada öğle yemeğimizi yedik.
Sıraya girmek gerekmiyordu -- bir tepsi alıp istediğimiz yiyeceği, istediğimiz kadar alıyorduk.
Her sınıftan öğrenciler birlikte yemek yese de, alanlar arasında zımni bir ayrım vardı. Birinci sınıf öğrencileri yemek için belirli bir alanda otururken, ikinci sınıf öğrencileri başka bir alanda yemek yiyordu ve bu böyle devam ediyordu. Doğal olarak, A ve B sınıflarından öğrencilerin bir araya gelip birlikte yemek yiyebildiği alanlar da vardı.
A Sınıfı öğrencilerinin çoğu yemek yemek için Vertus'un etrafında toplandı. En azından şimdilik iyi bir kişiliğe sahip gibi göründüğü için, insanlar doğal olarak onu takip ediyordu.
B Sınıfı için de durum pek farklı değildi.
--Hey Charlotte, şunu dene, gerçekten çok güzel!
--Oh... gerek yok, ben iyiyim. Yağlı yemekleri pek sevmem.
B Sınıfı da Charlotte'un etrafında toplandı, ancak bunun nedenleri biraz farklı görünüyordu.
--Sağlıklı olmak için iyi beslenmelisin!
--Hey Charlotte, sebze sevmez misin?
Charlotte'un Şeytan Kral'ın kalesinde tutulduğu sürenin ardından Tapınak'a kaydolmasının üzerinden fazla zaman geçmemişti. Bu yüzden herkes Charlotte'un sağlığından endişeleniyordu. Kıdemli öğrenciler bile ona şefkatle bakıyordu.
Ludwig’in önderlik ettiği bir ses korosu, Charlotte’a ellerinden geldiğince bakmaya çalışarak sesleniyordu ve Charlotte gözle görülür şekilde rahatsız görünüyordu.
B Sınıfı başlangıçta uyumlu bir grup olarak kurulmuştu, bu yüzden Charlotte'un katılımıyla bile uyumunu korudu, bunun tek bir basit nedeni vardı: Ludwig.
O, tipik bir Japon manga ana karakterinin kişiliğine sahipti: iyimser, nazik ve neşe dolu.
Ancak, Ludwig’in kişiliğini bizzat deneyimlemiş olmasam da, o tür insanlarla pek iyi anlaşamayacağımı hissediyordum.
A sınıfı, bolca yer olmasına rağmen Vertus'un etrafında toplanmıştı, B sınıfı ise Charlotte'un etrafında toplanmıştı.
Ve sonra, yemek saatinde her biri kendi mesafesini koruyan, tek başına oturan beşimiz vardı. Sabah kavga eden ben de bu beş kişilik gruba dahil olmuştum.
A-2, Ellen Artorius.
A-5, Cliffman.
A-11, ben.
B-2, Louis Ankton.
B-3, Scarlett.
Neden popüler olmayan çocuklar hep aynı gruba düşüyor?
Ben de dahil olmak üzere toplumdan dışlananlar, sessizce yemeklerimizi yedik...
-- Kusacak gibi hissediyorum...
Charlotte'un zayıf, sıkıntılı sesi kulaklarıma kadar ulaştı.
Bu bölüme tepkin neydi?





