Bölüm 14
Şeytan Kral'ın kalesindeki şeytanlar, kullandığım gizleme büyüsüne rağmen beni tanımışçasına, beni şövalyelerden kurtarmak için ayaklanmışlardı. Oysa aynı zamanda bir şeytan olan bu vampir -- Eleris -- gerçek halimi görene dek beni tanımamıştı. Bunun neden böyle olduğunu merak edip o dışarıdayken cevap bulmaya çalıştım, ama aklıma bir şey gelmedi.
Şeytanları kontrol etme yeteneğim mükemmel olmaktan hala çok uzaktı. Kesin olarak varsayabileceğim tek şey buydu. Eleris sandviç ve süt getirdi. Daha fazla yiyecek alamadığı için özür diledi.
"Üzgünüm Majesteleri, ama şu anki mali durumumla alabileceğim tek şey bu..."
Yerken Eleris'e teşekkür ettim, ardından aklıma gelen bir düşünce başımı merakla yana eğmeme sebep oldu.
"Bekle... Az önce Ateş Topu parşömenimi dört altına almayı teklif etmemiş miydin?"
"Ah, ee... şey..."
'Daha bir dakika önce, sırf parşömen "tehlikeli" diye tanımadığın bir çocuğa onca para saymaya razı değil miydin sen...?'
"Bir çocuğun böyle bir şeyi taşımasının tehlikeli olabileceğini düşündüm... Özür dilerim, Majesteleri."
Vay be. Bu casus, beklenenden çok daha şefkatli ve merhametliymiş. Bir vampirin, büyük miktarda parayı feda etme pahasına bile olsa, bu kadar ileri gidecek kadar aşırı derecede nazik bir mizaca sahip olması mümkün müydü?
Bir kenara koyduğum dört altını çıkarıp masaya bıraktım.
"Muhtemelen kendim kullanmam gerekmez, sana iade edeyim."
"Ah, şey... evet... Majesteleri."
Her neyse, artık bir koruyucum vardı -- elit bir vampir -- ki bu hiç beklemediğim bir şeydi. O yanımdayken, para artık önemli görünmüyordu.
Merhametli bir ifadeyle beni yemek yerken izledi. Sonunda başıma iyi bir şey gelmesi hoştu. Koruyucum açıkça aşırı iyi kalpli bir vampirdi ve kriz anlarında bana yardım etmeye hazır olabilirdi.
Ancak, içimde hala bir tedirginlik hissi vardı.
Eleris, Şeytan Kral'ın öldüğünü söylediğimde ne öfkeyle ne de çaresizlikle karşılık vermişti. Aksine, bir tür rahatlama hissetmiş gibiydi.
Bir yandan yemeğimi atıştırırken bir yandan da düşünmeye devam ettim.
Eleris, Şeytan Kral'ın ölmüş olmasına ve Büyük Savaş'ın insanlığın lehine sonuçlanmasına sevinmiş gibiydi.
Belki de bu vampir, casus olmasının yanı sıra bir barışseverdi? Ya da Gradium'da çok uzun süre kalıp insanlardan ve onların fikirlerinden etkilenmişti. Her halükarda, tek bildiğim şey, bu vampirin o kadar saf ve iyi kalpli bir kişiliğe sahip olduğuydu ki, hiç tanımadığı bir gencin yanında Ateş Topu parşömeni taşımasına bile göz yumamamıştı.
Ayrıca, prenses hakkında konuştuğumda empati göstermiş ve onun durumuna içtenlikle üzülmüştü. Hatta prensesin ne kadar acı çektiğini hayal bile edemediğini söylemişti.
Bu vampir Büyük Savaş'tan nefret ediyordu ve sona ermiş olmasına seviniyordu.
Belirsiz olan şey, onun sadece savaşın sona ermesinden mi, yoksa insanların kazanmasından mı mutlu olduğuydu.
Şu anda bana göz kulak olduğu doğruydu, ama Şeytan Kral'a olan bağlılığının çoktan yok olduğu da kesindi.
Büyük Savaş'tan nefret eden biri için Şeytan Prensi ne ifade edebilirdi ki? Belki prensin yeni bir savaşın fitilini ateşleyeceğini düşünüyordu. O halde, bir sonraki savaşı önlemek için yapabileceği en mantıklı şey belliydi.
Eleris'i dikkatle gözlemledim.
Cüppesinin altında parmak uçlarının şiddetle titrediğini görebiliyordum. Belki de güneş ışığına maruz kalmaktan dolayı zayıflamıştı, ama bir tür karar vermiş ve bunu uygulamaya koymak konusunda gergin hissediyor da olabilirdi.
Şeytan Diyarı'nı kendi elleriyle tamamen yok etmek zorunda kalma korkusu. Bir sonraki savaşı durdurmak için genç bir çocuğu öldürmek zorunda kalmanın doğuracağı o ağır nefret duygusu.
Böyle düşünceler içinde olabilir miydi, yoksa bu sadece benim yanlış anlamam mıydı?
"Majesteleri."
"Ee, um... evet?"
"Gerçekten, ama gerçekten... hafızanızı tamamen kaybettiniz mi?" diye sordu, sesi titriyordu ve bu, ne yapmayı planladığından neredeyse emin olmamı sağladı.
"Evet, kim olduğum dışında hiçbir şey hatırlamıyorum. Neden böyle olduğumu bile bilmiyorum. Ama bunun bir lanet ya da büyü olmadığından oldukça eminim."
"..."
Söyleyeceklerimin onu rahatlatacağından emin değildim, ama yine de söyledim.
"Yine de hafızam geri gelse bile savaştan nefret ettiğim gerçeği değişmez. Savaşı yalnızca bir gün yaşamış olmama rağmen bunun tam bir çılgınlık olduğunu düşünüyorum ve bir daha böyle bir şeyin yaşanmasını asla istemem."
Sözlerimi duyunca Eleris'in yüzünde sevinç ve rahatlama belirdi.
"H-hayır... Bu... Bu iyi değil! Majesteleri, siz Şeytan Diyarı'nın hükümdarı ve tüm şeytanların son umudusunuz! Şeytan Diyarı'nı yeniden kurmak ve şerefimiz için tekrar savaşmak için güçlü bir kararlılığa sahip olmalısınız!"
'Vay canına, daha ciddi olamaz mıydın? Az önce söylediğin tek kelimenin bile içten gelmediğini anlayabiliyorum.'
"Şeytan Diyarı'nın sonu geldi."
"... "
"Var olmayan bir krallığın kralı olmayı düşünmüyorum."
Meseleyi iyice kafasına sokmak için üstüne bastıra bastıra söyledim.
"Dolayısıyla sen de var olmayan bir krallığın sadık hizmetkarı gibi davranmamalısın."
"..."
Sözlerimi duyunca, vampirin gözleri yaşlarla doldu.
'Evet, ağla ve gerçekten saf ve masum olduğunu kanıtla.'
Çocukluğumda vampir romanlarından ölesiye korktuğum bir dönem vardı, ama bu dünyadaki vampirler ağlayabiliyor gibi görünüyordu.
Eleris duygusallığı için özür dileyip bir süreliğine aşağı indi.
Sözlerimin ona olumsuz bir etkisi olmamış gibiydi.
O gece, uyumak için yatağa uzandım. Eleris yanımda, yatağın yanındaki sandalyede oturmuş, ay ışığının içeri süzüldüğü pencereden dışarı bakıyordu. Beni korumaya kararlı görünüyordu.
Vampir, gecenin soylusu ya da her ne derlerse desinler. Ne anlama geldiğini tam bilmiyordum, ama Eleris ay ışığında inkar edilemez biçimde güzeldi.
Kendimi, ay ışığında ışıldayan Eleris’in solgun siluetine dalmış buldum.
"Majesteleri."
"Bana öyle seslenme dedim."
"...Özür dilerim, ama size başka türlü hitap edemem."
Eleris bana bakmadan konuşmaya devam etti.
"Bu gece bana anlattıkların asla başka bir yerde dile getirilmemeli."
"Elbette, bunun için bir neden yok. Bundan bahsetmek, şeytan olduğumu açığa çıkarır zaten."
"Hayır, mesele o değil," dedi Eleris, kastettiğinin bu olmadığını vurgulayarak. "Benden başka Gradium'da iki casus daha var."
Doğruydu. Casusların grup halinde geldiğini duyduğumu net hatırlıyordum, dolayısıyla bu mantıklıydı.
"Majesteleri, diğer ikisi de kaçınılmaz olarak sizin hakkınızda bilgi edinecek. Ben sizi korurken, sizi onların gözlerinden saklamak imkansız."
"Ne tür kişiler bunlar?"
"Kont Argon Pontius ve Irine'nin Tazısı."
"Dur bir dakika. Bunlardan biri soylu mu?"
'Sıradan bir casus için bu biraz fazla değil mi?'
"Evet. Prensesi ve insan imparatorluğunun imparatoriçesini kaçırma operasyonunu yürüten kişi o."
"Prensesi...kaçırma" sözlerini duyunca sırtımdan bir ürperti geçti. Şeytanların bu tür kaçırma eylemleri gerçekleştirdiğini biliyordum elbette, ama bu eylemi gerçekleştirenin bana sadık olacağını bilmek, içimde tuhaf bir his uyandırdı.
Sanki artık Charlotte’un en büyük düşmanı olmuşum gibi hissettim.
"Kont Pontius'un gerçek adı Sarkegar. Dehşet Cinleri olarak bilinen iblis ırkına mensup bir şeytan."
İblis ırkına ait bir şeytan. İblisler şeytanlar arasında bir alt kategori, daha düşük kademedeki bir ırktı. Ama Dehşet Cinlerinin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Neden kendi romanımın dünyasına girip de, hakkında hiçbir şey bilmediğim şeyleri keşfetmek zorunda kalıyordum ki?
"Biraz daha ayrıntılı anlatabilir misin?"
"Dehşet Cinleri, temel yüz değiştirme yetenekleri de dahil olmak üzere şekil değiştirme büyüsünde uzmanlaşmıştır. Bu sayede Kont Pontius insanları aldatıp Gradium soylu çevrelerinin tam kalbine kadar sızmayı başardı. Dönüşüm konusunda o kadar yeteneklidirler ki, sadece yüzeysel olarak kılık değiştirmezler, taklit ettikleri ırkın bir parçası haline gelirler -- bu yüzden tespit edilemezler. Başka bir deyişle, en yüksek büyü türlerinden biri olan polimorfa benzer bir güce doğuştan sahip olduklarını düşünebilirsiniz."
Bu dünyada benzer etkilere sahip çok sayıda dönüşüm büyüsü ve numarası vardı. Daha önce bahsettiğim, illüzyon büyüsünü kullanarak halüsinasyonlar yaratan düşük seviyeli kamuflaj büyüsü ve hatta kısa bir süreliğine tamamen dönüşmenin yolları bile vardı.
Oysa polimorf, görünüşü tamamen değiştirebilen ve hiçbir algılama ya da büyü çözme büyüsüyle ortaya çıkarılamayan en yüksek seviyeli büyüydü.
Dehşet Cinleri, doğuştan polimorf'a benzer bir yeteneğe sahipti.
Keşke o ırktan biri olarak doğsaydım, işler çok daha kolay olurdu.
"O, Şeytan Kralına son derece sadıktır. Sadece agresif ve hevesli olmakla kalmaz, Şeytan Diyarı’nı yeniden kurmak için gerekirse ruhunu bile feda eder."
Şeytanlar genellikle ruhları alanlar değil miydi? Bu adam ne kadar sadıktı acaba?
"Yani, Şeytan Diyarı’nı yeniden kurmakla aslında ilgilenmediğimi öğrenirse... bu oldukça büyük bir sorun olur, değil mi?"
"Sadece bu da değil. Düşüncelerinizi manipüle ederek sizi Şeytan Diyarı'nı önemseyen biri haline getirmeye çalışacak."
"Ama beni öldürmeye kalkışmaz, değil mi?"
"Majesteleri, hayatta kalan son Baş Şeytansınız. Siz olmadan Şeytan Diyarı yeniden kurulamaz. Yani, fikrinizi değiştirmek için her şeyi yapacaktır."
Baş Şeytanlar bu kadar önemli bir ırk mıydı? Yani, şu anda ben tamamen işe yaramaz bir genç gibi görünüyordum.
"Eğer fikrimi değiştirmezsem ne yapacak?"
Eleris bana baktı ve gülümsedi, sonra elini başıma koydu. Vücudu soğuktu, ama kendine özgü bir şekilde iyi geliyordu.
"Fikrinizi değiştirmek için her şeyi yapacaktır, bu, sevdiğiniz her şeyi yok etmek anlamına gelse bile, Majesteleri."
Bu dünyaya daha yeni gelmiştim, ama görünüşe göre Sarkegar adında biri, beni Şeytan Kral yapmak için beni öldürmek dışında her şeyi yapacaktı.
"Şimdilik onun sözünü dinlemenizi öneririm. Sarkegar’ı alt edecek kadar güçlendiğinizde harekete geçmek için hala zamanınız olacak."
"...Tamam, olur. Öyle yapacağım."
"Ayrıca son derece yetenekli biridir. Pek çok açıdan, Majestelerine benden daha iyi göz kulak olabilir."
Eh, casus olsa da soylu sayılırdı nihayetinde. Sarkegar sonuçta sadık bir hizmetkardı ve bana zarar verecek bir şey yapmazdı.
Aslında, savaşa ilgim olmadığını söyleyene kadar Eleris benim için çok daha büyük bir tehlike oluşturuyordu. Şimdi öyle görünmese de o an beni öldürmek istediği kesinlikle belliydi.
"Peki ama, bir süre onun planına uyar ve bir şekilde gerçekten Şeytan Kral olursam ne yapacaksın?"
Eleris acı bir gülümsemeyle iç çekti. "...O konuda emin değilim. Zamanı geldiğinde, benimle Sarkegar arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaksın."
"..."
O anda beni öldürmek ve her türlü potansiyel tehdidi ortadan kaldırmak onun için en iyi seçenek gibi görünüyordu, ama Eleris bunu yapamıyor gibiydi.
"Lütfen gelecekte iyi kalpli bir yetişkin olun, Majesteleri."
"...Elimden geleni yapacağım."
Bir vampirden böyle sözler duyacağımı hiç düşünmemiştim.
"Peki bu Irine'nin Tazısı kim?" diye sordum.
Ne ürkütücü bir lakap. Irine'nin Tazısı mı? Gereksiz yere havalı görünmeye çalışıyor gibiydi.
Eleris hafifçe yanağını kaşıdı.
"Şey... Gradium'da çeşitli yasadışı, şiddet yanlısı çeteler var. Irine'nin Tazısı bunlardan birinin lideri."
"Yani casus olarak gönderilen bir şeytanın çete suçlarına karıştığını mı söylüyorsun?"
Bu ne biçim bir saçmalıktı?
Eleris de bunu saçma bulmuş gibi, gülümsedi.
"Daha doğrusu, bu, kasıtlı olarak suç ya da şiddetle iç içe olan bir çete değil. Daha çok kaçınılmaz olarak suç ve şiddet olaylarının yaşandığı, ve üyelerinin bu olaylara katılmaktan başka çaresi olmayan bir grup..."
"...Yani bu bir çete değil mi?"
"Nasıl desem..."
Eleris, Sarkegar konusunda olduğundan daha tereddütlü görünüyordu.
"Şey, eğer tek becerebildiğin şey kavga etmekse, böyle grupların oluşması mantıklı geliyor."
Her neyse, bana yardım edecek adam bir çete lideriyse, kaybedecek neyim vardı ki?
Eleris derin bir nefes aldı ve sanki çok önemli bir sırrı itiraf ediyormuşçasına mırıldandı.
"O-onlar... Aslında onlar sadece dilenciler, Majesteleri."
"...Ne?"
"Örgütün üyeleri genellikle Irine Nehri kıyısında yürüyüşe çıkan insanlara şekerleme benzeri şeyler satarlar... Aslında, faaliyetlerimiz için gerekli parayı sağlayanlar genellikle onlardır..." diye ekledi Eleris.
...Düpedüz dilencilik yapıyorlardı yani?
Yani Şeytan Diyarı adına casus olarak gönderilen adam, Gradium'daki bir dilenci örgütünün lideriydi? Ve kazandıkları para casusluk faaliyetlerini finanse etmek için mi kullanılıyordu? Dur bir dakika, ne tür bir casus sokak dilencilerinin lideri olmaya çalışır ki? Bu bir ortaçağ komedisi miydi?
Ah, Irine'nin Tazısı. Şimdi anladım.
Rastgele seçilmiş cringe bir lakap değildi -- tam anlamıyla gerçek bir anlamı vardı.
Bu isim, Kore’deki Han Nehri kıyısındaki sokak köpeklerinden geliyordu!
Bu bölüme tepkin neydi?





