Ekip Alımı🎉 Ekibimize Katıl!
Çevirmen ve editör arıyoruz. Novelci ekibinin bir parçası olmak ister misin?Başvur →

Bölüm 36

Kafasını allak bullak eden bu kafa karıştırıcı durumun ortasında, Alon doğal bir şekilde gelişen sohbetten üç önemli bilgi edinebildi.

Birincisi, Kont Zenonia ile Dük Altia arasındaki ittifakın görünüşe göre Alon tarafından ayarlanmış olduğuydu.

İkincisi, "Kalpha" adı verilen bu grubun, Alon’un Kont Zenonia’ya gönderdiği bir mektup sayesinde kurulmuş olduğuydu.

Üçüncüsü ise, aldığı hediyelerin aslında bu fraksiyona katılmak isteyen soylulardan geldiği ve bu hediyelerin, fraksiyon liderinden izin alma sürecinin bir parçası olduğuydu.

Dük Altia ile Kontes Zenonia'nın ağzından dökülen sözlerden Alon, güçlükle de olsa bu gerçekleri bir araya getirebildi.

İnanamıyormuş gibi hissederken yüzünde tarafsız bir ifade tutarak ikisine baktı.

Durumu bir nebze kavrasa da, hala anlamadığı çok şey vardı.

Hayır, daha doğrusu, sorgulamak istediği sayısız şey vardı.

Alon, Jekyll ve Hyde[1] gibi çift kişilikli biri olmadığı sürece, Kontes Zenonia'ya herhangi bir emir ya da talimat vermemişti.

Başka bir deyişle, onlara ittifak kurmalarını asla söylememişti… gerçekten, vallahi billahi söylememişti…!

'Hayır, tek yaptığım diğer soylulardan hoşlanmadığımı ifade eden bir mektup göndermekti. İşler nasıl bu noktaya kadar geldi?'

Başı dönerken ikisine bakıp ne olup bittiğini anlamaya çalıştı Alon.

'Bu, kişinin bir dahinin hamlelerini kavrayamadığı, ‘dahi alemi’ denen şey mi...?'

Alon, önceki dünyadan bir videoyu hatırladı; videoda, sıradan insanların kelimeleri yüzüne göre algıladıkları, oysa dahilerin tek bir cümlede birden fazla anlam katmanı duydukları söyleniyordu.

Biraz karmaşık bir bakışla yeniden ikisine baktı.

Şimdi düşününce, aslında suç Deus'ta da değilmiş...

Aylardır durmaksızın yağan hediye yağmurunu hatırladı.

Alon bunu gerçekten de tuhaf bulmuştu. Deus ne kadar nüfuzlu olursa olsun, şöhretinin diğer soyluların bağlantı kurmak için pahalı hediyeler gönderecek kadar büyük olduğunu düşünmüyordu.

Ancak şimdi fark etti - aldığı mektuplar, Deus'u değil, bizzat Alon'u öven ifadelerle doluydu.

Bu zor bir durum.

Bir dizi tesadüf sonucunda fraksiyonu farkında olmadan kendisinin kurduğunu anlayan Alon sessiz kaldı.

Gerçekleri bir araya getirdiğinde, içgüdüleri ona artık "Kalpha" treninden atlamanın mümkün olmadığını söylüyordu.

Zaten çok fazla şeyi kabul etmişti.

Elbette, gerçekten ayrılmak isteseydi, çıkış yolları vardı, ama bunlar pek de ideal seçenekler değildi.

Hem kraliyetçi hem de soylu fraksiyonunun artık onu açıkça düşman olarak gördüğü düşünüldüğünde, bu fraksiyonu terk etmek kazanç değil kayıp olurdu.

Dürüst olmak gerekirse, kayıplar katlanılabilir olsaydı, tereddüt etmeden "kaçış" düğmesine basardı.

...Ama bunun tamamen bir yanlış anlaşılma olduğunu söyleseydi, bu ikisi ne yapardı...?

Alon Dük Altia ile Kontes Zenonia'ya bir göz attı.

Sohbetleri yeni bitmişti ve ikisi de şimdi ona bakıyordu. Başkasının gözünden, güzel ve zarif soylular gibi görünürlerdı.

Ama Alon gerçeği biliyordu. Kont Zenonia’nın gerçekte ne kadar korkutucu olduğunu biliyordu.

Dük Altia ise oyunda gördüğü bir karakter değildi, ortadan kaybolmuş olması gereken biriydi - ama Alon onu da hafife almıyordu.

Ne de olsa, dahiler her zaman kendi gerekçelerine sahiptir ve sıradan insanların anlayamayacağı bir duyarlılığa sahiptirler.

Alon her şeyi açıkça anlatsa bile, bu ikisinin "Ne utanç verici, hadi öldürelim şunu," diye düşünme ihtimali yüksekti - bu onların doğal düşünce biçimi gibi görünüyordu.

Elbette Alon onları iyi tanımıyordu, ama bu oyunda "dahi" olarak etiketlenen karakterlerin büyük çoğunluğu derinden kusurlu bireyler olmaya meyilliydi.

Bu yüzden, hoşuna gitse de gitmese de, Kalpha'nın lideri olarak kalmak zorundaydı.

Evet, istese de istemese de.

...En azından, ilerleyen zamanlarda görevi bırakmak için yeterince iyi bir neden bulana kadar.

Ancak Alon, liderlik rolünde uzun süre kalmak istemiyordu.

Bir fraksiyonun liderliğinin, sayısız faydaya rağmen pek çok sorumluluğu beraberinde getirdiğini biliyordu.

Kısacası, hayatının geri kalanını çalışmadan rahatça soylu olarak geçirmek gibi bir ilkesi olan Alon için bu liderlik rolü uygun değildi. Bu yüzden bir karar verdi.

Bir süre liderlik yapıp, zamanı geldiğinde emekli olacaktı.

"Peki şimdi ne yapmayı planlıyorsunuz?"

"Hmm."

Tam bu sonuca vardığı sırada, Dük Altia’nın sesi duyuldu ve Alon kısa bir inilti çıkardı.

Konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla, Dük Altia ve Kont Zenonia, Alon’un bu fraksiyonu kurarken aklında büyük bir planı olduğunu sanıyorlardı, ama elbette, Alon’un böyle bir planı yoktu.

Hayır, böyle bir plan olamazdı.

Ne de olsa, Kalpha’nın lideri olduğunu daha bugün öğrenmişti.

Ama onlara gerçeği söyleyemeyeceği için, Alon gözlerini devirdi ve zaman kazanmaya karar verdi.

"Şimdilik, yeraltı dünyasını temizlemekle başlayalım."

"...Temizlemek mi?"

"Evet. Bu sayede hareket etmemiz daha kolay olur."

Elbette işlerin gerçekte nasıl kolaylaşacağına dair hiçbir fikri yoktu.

Ama o gün mecliste hangi konuların tartışıldığını bile hatırlayamadığından, siyasi bir konuyu gündeme getirmek açıkça kötü bir fikir olurdu. Aklını kullanmak adına elinden gelenin en iyisini yapmıştı.

...Beceriksizceydi, ama Alon için yapabileceğinin en iyisiydi.

"Peki o zaman, halletmem gereken bazı işler var, artık gitmeliyim."

Alon ayağa kalktı, hemen arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı.

Eğer daha fazla soru sorarlarsa verecek sağlam bir cevabı olmadığı için adımlarını hızlandırdı.

Böylece, biraz hızlı adımlarla dışarı çıktı ve sonunda boş bir koridorda arabasına koştu, birinin onu durdurmasından endişe duyuyordu.

"Kont?"

"Doğrudan Koloniye gidelim."

O gün koloniye gitmeye karar verdi.

'Mektup şimdiye kadar ulaşmış olmalı. Umarım Deus’ta olduğu gibi biraz yardım alabilirim'

Bu düşüncelerle Alon'un arabası hareket etmeye başladı.

...Bir yaz gecesiydi.

✦ ✦ ✦

Bu sırada,

"Yeraltı dünyasını temizlemek, ha…"

Kont Zenonia, sanki söyleyecek başka bir şeyi kalmamış gibi, Kont Palatio’nun rüzgar gibi ortadan kayboluşunu hatırlayarak mırıldandı.

Dük Altia, kısa bir süre düşündükten sonra ağzını açtı.

"‘Yeraltı dünyasını temizlemek’ dediğinde, bunun tek bir anlamı olabilir, değil mi?"

"Evet. Kendi bölgelerimizi zaten uzun süredir sıkı bir şekilde kontrol altında tutuyoruz. Temizlememizi söylüyorsa..."

"Geriye kalan bölgelerden başka seçenek yok."

"Aynen öyle."

O anda Kont Zenonia ve Dük Altia sessizliğe büründüler, ama kısa süre sonra, sanki aralarında anlaşmış gibi ikisi de gülümsedi.

Yapmak üzere oldukları şey, tek başlarına hareket ettiklerinde imkansız olan bir hayaldi.

Ama şimdi, ittifakları ve fraksiyonun kuruluşuyla birlikte mümkündü.

"Yeraltı dünyasını birleştirmek."

"Kulağa eğlenceli geliyor."

Kontes Zenonia ile Dük Altia derin bir gülümsemeyle baktı birbirine.

"Ne planladığını merak ediyorum. Giderek daha ilginç biri haline geliyor."

"Gerçekten. Bizim için ne hazırladığını görmek için sabırsızlanıyorum."

Çın.

Bu sözlerle, ellerindeki şarap kadehleri birbirine zarifçe çarptı.

"Sabırsızlıkla bekliyorum. Gerçekten."

Alon’a duydukları hayranlık, şarabın kokusuyla birlikte yayıldı.

✦ ✦ ✦

Bir hafta sonra.

Alon, Teria’dan ayrıldıktan sonra çöl şehrine doğru güneye ilerlerken,

"Hmm~"

"Ajan" lakaplı bir adam, uzaktaki bir arabaya bakıyordu.

Bu, hedefi olan Kont Palatio'yu taşıyan arabaydı.

Arabanın güneye doğru istikrarlı biçimde ilerlemesini izleyen Ajan cebinden tüy kalemini çıkardı ve düşündü.

'Boşluk Çekirdeği'ne ilgi duyuyorum, ama yine de aklımı kurcalayan bazı şeyler var.'

Elbette, "Ajan" istediği an Kont Palatio’ya kolayca yaklaşabilir ve kalemini havada bir kez sallayarak onun hayatını sonlandırabilirdi.

Ancak, hala tereddüt etmesinin sebebi, "Ajan" adını taşıyanlar arasında paylaşılan kurallardan başkası değildi.

"Mümkünse baş belası düşmanlar edinmemem söylendi…"

Aslında Kont Palatio, "baş belası düşman" kategorisine girmiyordu.

Aksine, baş belası olarak görülenler Caliburn’dekilerdi, özellikle de Alon’a büyük bir minnettarlık borcu olan Deus.

'O kesinlikle harekete geçecektir.'

Elbette Ajanlar, Deus’un kendilerine karşı harekete geçmesinden korkmuyorlardı.

Her biri bir Kılıç Ustası kadar yetenekliydi ve isteselerdi Caliburn'ün Kılıcı'nı bile öldürebileceklerine emindiler.

Ancak, yetenek ne olursa olsun, kamuoyunda önemli bir güce sahip olanlarla gereksiz düşmanlıklar yaratmaktan kaçınmak her zaman en iyisiydi, çünkü bu istenmeyen komplikasyonlara yol açabilirdi.

Ödeme olarak hatırı sayılır bir meblağ söz konusu olsa bile, aynı kural geçerliydi.

Yine de Ajan’ın Carmine’in teklifini kabul etmesinin sebebi, onun sunduğu ödülün reddedilemeyecek kadar cazip olmasıydı.

'Üç Boşluk Çekirdeği...'

Boşluk Çekirdeği.

Bu, Dük Komalon tarafından yeraltı dünyasında gizlice dağıtılan özel bir eşyaydı. Belirli bir süreçle vücuda alınırsa, kullanıcıya olağanüstü güçler kazandırıyordu. Parayla satın alınamayacak bir şeydi.

Çünkü fiziksel yetenekleri geliştiren Boşluk Yeşimi'nin aksine, Dük Komalon Boşluk Çekirdeği'ni nadiren piyasaya sürüyordu.

Bu nedenle Boşluk Çekirdeği, kara borsada fahiş fiyatlara satılıyordu. Ancak Ajan, sadece onları satmak için bu işi kabul etmemişti.

'Kullansam ne kadar güçlenirdim acaba...'

Sadece düşüncesiyle Ajanın dudakları kendine özgü o uğursuz sırıtışa büründü.

Bu boş düşünceleri çabucak kafasından silip atan Ajan, hızla yaklaşan arabaya odaklandı.

Tüy kalemini kaldırdı.

Ve sonra.

"Üzgünüm, ama bu sadece iş."

Sessiz bir mırıltıyla Ajanın eli tüy kalemle yatay bir çizgi çizmeye başladı-

"?"

Ajan aniden bir şey fark etti.

Az önce tüy kalemi tutan ve havaya siyah mürekkep püskürten sağ eli yok olmuştu.

Ajan bir an durumu kavrayamayarak şaşkın bir ifadeyle kalakaldı. Ama kısa süre sonra, dayanılmaz bir acı içini kapladığında çığlık atmaya çalıştı.

"Guh-!?"

Bunu yapamadan, daha da keskin bir acı onu vurdu ve bir an önce havada süzülen bedeni ormanın içine fırlatıldı.

Kopmuş sağ kolunu tutarken bir ağaca çarpan Ajan'ın gördüğü şey-

"!?"

Siyah saçlı, mavi gözlü bir çocuktu.

Henüz yetişkin bile olmayan, genç bir görünüşe sahipti.

Ajan, elini kesen kişinin karşısındaki çocuktan başkası olamayacağını hemen anladı ve konuşmaya çalıştı-

"!"

Ama ağzının, zorla mühürlenmiş gibi açılmadığını fark etti.

"Ne yazık."

Hala parlak bir gülümseme taşıyan çocuk, duruma hiç uymayan bir sesle konuştu--neşeli ve canlı bir sesle.

Ve sonra.

Ajan çocuğun yüzüne bakarken.

Çat-!

Boynu iki tam tur döndü ve ölümüyle buluştu.

Ajan, nasıl öldüğünü fark etmemiş gibi, şaşkın bir ifadeyle öldü.

Onu izleyen çocuk arkasını döndü.

"Keşke hedefin Kont olmasaydı… hayır, keşke o olmasaydı, benim elimden ölmezdin."

Bununla birlikte çocuk ortadan kayboldu, ormanda geriye sadece Ajan’ın cesedi kaldı.

Boynu iki tur bükülmüş bir ceset.

Dipnotlar
  1. [1] ↑İnsanın içindeki iyi ve kötü yanların çatışmasını işleyen klasik bir gotik korku romanı.
Romana Dön

Bunları da Beğenebilirsin

Bu bölüme tepkin neydi?

Yorumlar

Tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap