Bölüm 6
Haydut Şeytan Kral ve Birinci Kahraman hakkındaki konuşmayı bitirdikten sonra, Symphonia Krallığı ve çevresindeki şehirler hakkında genel bir bilgilendirme aldık.
[... Kafanıza çok fazla bilgi doldurmak iyi olmaz ve eminim hepiniz biraz kafanızı dinlendirmek istersiniz. Açıklamayı şimdilik burada bırakalım.]
[Haklısınız. Artık odalarınızı hazırlamanın vakti geldi sanırım --- Ah...]
[Luna?]
[... Affınıza sığınırım, Hanımım. Tamamen unutmuştum. Miyama-sama'nın kıyafetleri meselesi...]
[Ah...]
Her şeyi anlattıktan sonra, mola vermek üzereyken Lunamaria-san aniden bir şeyi hatırlamış gibi oldu. Ardından sıkıntılı bir ifadeyle söylediği sözleri duyunca durumu hemen anladım.
Özünde, Lilia-san'ın malikanesinde yalnızca kadınlar yaşıyor. Bu da burada erkek kıyafeti olmadığı anlamına geliyordu.
[Luna… Zamanında hazırlayabilir misin?]
[Evet, ama... İç çamaşırı konusunda da hiçbir fikrim yok ki...]
[... Kaito-san, özür dilerim. Bu benim hatam. Evimizde erkek kıyafeti yok ve yedek kıyafet de hazırlamadık.]
[... Her gün kıyafet değiştirmek zorunda değilim ki...]
[Hayır, neyse henüz akşam oldu. Satın almanız daha iyi olur... Sonuçta, geceliğinize biz kendiniz karar veremeyiz. Bu yüzden, yorgun olduğunuzu biliyorum ama Luna ile şehre çıkıp birlikte kıyafet seçmenizi rica etsem?]
[Ah, evet.]
Dürüst olmak gerekirse, bugün kıyafetlerimi değiştirmesem de sorun olmaz diye düşünüyorum, ama... Yiyecek, giyecek ve barınmayı garanti edeceğini ilan ettiğinden, bu Lilia-san için tartışmaya açık olmayan bir konu olabilir.
[Hanımım, bütçemiz ne kadar olacak?]
[Şimdilik, yedekler dahil beş takım alın. 100.000R.]
[Pfft!?]
[Emriniz başüstüne.]
Dur bir dakika!? 100.000R, yaklaşık 10 milyon Japon yeni değil mi!? Bu parayla sadece kıyafet değil, pek çok şey alınabilir! Eh? Soylular için kıyafete 1 milyon harcamak normal bir şey mi?
Şaşkın bakışlarımın önünde, Lilia-san ve Lunamaria-san hızla parayı hazırladılar.
[Ah, neredeyse unutuyordum. Kaito-san, Aoi-san ve Hina-san. "Eleyktriykli Ayleytler" denen araçlarınız varsa, onları bizim teslim almamız gerekiyor. Sonuçta öteki dünyanın teknolojisi, bu yüzden Kanun Tanrıçası'na bırakmamız gerekecek.]
[Elektrikli aletler... Akıllı telefonum bu kapsamda sayılır herhalde.]
[Bu akıllı telefon denen şeyin ne olduğunu tam bilmiyorum ama geçmişte bir Kahraman-sama'nın taşıdığı mahkiynesi hedef alındığı bir dönem olmuştu. Artık Tanrıça-sama tarafından bir yıl boyunca muhafaza altına alınıyor.]
Anlıyorum, mekanik aletler bu dünya için bilinmeyen bir teknoloji olurdu... Öyleyse bunları ele geçirmek isteyen biri çıkabilir, bir süreliğine saklı tutmak mantıklı. Hem zaten burada telefonumu şarj edemezdim, fotoğraf çekmek de kolay olmazdı.
Lunamaria-san'ın her birimiz için ayrı ayrı hazırladığı temiz kutulara telefonlarımızı ve saatler gibi diğer dijital eşyaları koyduk. Saati ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum, ama bunun yerine cep saatine benzer bir şey verdiler. Görünüşünden bile anlayabiliyorum. Bu çok pahalı bir cep saati... Böyle bir şeye sahip olmak dürüst olmak gerekirse daha da ürkütücü.
At arabasında yaklaşık 10 dakika sarsıldıktan sonra nihayet indik. Ortaçağ Avrupa'sını andıran şehrin sokaklarında yürüyerek bir giyim mağazasına geldik ve 5 takım kıyafet, iç çamaşırı ve gecelik aldık.
Düşes ailesine ürünler satan bir mağazadan bekleneceği gibi, her bir giysi korkutucu derecede dokunması hoş ve bunları lüks ürünler olarak nitelemek abartı olmaz.
Mütevazı kıyafetler bulmayı başardığımı sanmıştım, ama toplam tutar yine de 25.000R oldu... 2,5 milyon yen. 2,5 milyon yen... İnanabiliyor musunuz? Sadece birkaç parça kıyafet aldık, değil mi?
[... Çok daha ucuz kıyafetler de olurdu...]
[Sonuçta Miyama-san, Hanımım Düşes'in misafiri. Çok ucuz giyinirseniz, Hanımım'ın itibarı sorgulanabilir.]
[Öyle mi oluyor?]
[... Soylu olmak, soylu gibi davrandığını başkalarına göstermek demektir. Girdiğimiz mağaza zaten görece daha sade kıyafetler satanlardan.]
[Bunlar... sade...]
Lunamaria-san ile alacakaranlıkta kalabalık sokaklarda yürürken çeşitli şeyler konuştuk. O mağazada çok gösterişli kıyafetler de satılıyordu, ama soylular için onlar bile mütevazı sayılıyordu.
[Yine de gerçekten kalabalık.]
[Alışveriş için yanlış saati seçtik. Üstelik yarın Yılbaşı.]
Ah, anlıyorum. Yaz tatilinin hemen öncesinde olduğumuzu düşünmüştüm... ama bu dünyada yıl sonuymuş. Bu dünyada Yeni Yıl nasıl kutlanır bilmiyorum, ama buranın kraliyet başkenti olduğunu söylediler, sanırım bu yüzden burası bu kadar hareketli.
Bunu düşünürken, büyük çeşmeli bir meydanla karşılaştım ve havada süzülen at arabasına benzer bir şeye bakmak için durdum.
Vay, bu büyü olabilir mi? Daha önce "Durum Koruma Büyüsü" terimini duyunca umutlanmıştım, ama gerçekten başka bir dünyaymış bu! Büyünün günlük yaşamlarına bu kadar entegre olmuş olması beni biraz etkiledi.
[Lunamaria-san, şu havada süzülen şey --- Hah?]
Gözlerim havada asılı duran arabaya takılalı sadece birkaç saniye olmuştu, ama arkamı döndüğümde Lunamaria-san ortalıkta yoktu. Hızla sağa sola baktım, ama kalabalık o kadar fazlaydı ki Lunamaria-san'ı bulamadım.
Kanım çekilmiş gibi hissettim. Bu o durumun ta kendisi, değil mi? Nasıl bakarsam bakayım bu tam da o durum, değil mi?
[... Kayboldum mu?]
Olamaz, olamaz hayır, olamaz. Lunamaria-san'ı gözden kaybettim!? Üstelik kalabalık çok fazla ve buraya at arabasıyla geldim... Eve nasıl döneceğimi de bilmiyorum.
N-Ne yapacağım!? Böyle durumlarda sakin kalıp olduğum yerde beklemeli miyim? Hayır, ama burada kalırsam kalabalık tarafından sürüklenip gideceğim... Ah, doğru! O büyük çeşmenin önü!
Tanımadığım bir yerde kaybolmuş olmanın şaşkınlığıyla, başlangıç noktası olarak kullanabileceğim çeşmenin önüne yürüdüm.
Şimdi ayvayı yedim işte... Yeri bilmesem de, anında kaybolmuş bir çocuğa dönmek hiç komik değil. Lunamaria-san muhtemelen şimdiye kadar fark etmiş ve şu an beni arıyordur, ama bu kalabalıkta beni bulabilecek mi? Uvaaahh, içim daralıyor! Gerçekten ne yapmalıyım...
[Ne oldu? Zor durumda gibi görünüyorsun.]
[... Eh?]
Çeşmenin önünde başımı tutarken, kalabalığın gürültüsünün ortasında bile duyulabilen net bir ses işittim. Refleks olarak sesin geldiği tarafa döndüm ve donup kaldım. Hayır, onun dikkat çekici olduğunu söylemek daha doğru olur.
140 cm'den kısa görünen bir çocuktu, ama taşıdığı hava sıradan bir çocuktan farklıydı. Mücevherleri bile solda sıfır bırakan altın sarısı gözler, parlıyormuş gibi görünen gümüş rengi kısa saçları ve kız mı erkek mi olduğunu anlamayı güçleştiren güzel bir yüz... Çocuk, fazla büyük siyah bir palto gibi görünen, ya da uzun kolları nedeniyle cüppe de olabilecek bir kıyafet giymişti. Gün batımında bir sanat eseri gibi parıldayan ona bilinçsizce bakıyordum.
[Ee? İyi misin?]
[Ah, ş-şey...]
[Sen, sen diğer dünyadan birisin, değil mi? Kaybolmuş olabilir misin? Eğer benimle bir sorunun yoksa, bana danışabilirsin~]
[Ne!?]
Çocuk bana tatlı bir gülümsemeyle, açan bir çiçek gibi nazik bir sesle seslendi ama... Diğer dünyadan mı? Bunu nasıl bildi?
[Büyü gücün Kahraman'ınkine benziyor, üstelik giysilerin de pek sık gördüğüm türden değil, bu yüzden öyle düşündüm~]
[Ş-Şey...]
Giysilere gelirsek bunu anlayabiliyorum, ama büyü gücü... Büyü kullanmak için gereken enerjiyi mi kastediyor acaba... Acaba bu insanların görebildiği bir şey mi?
[Görmekten çok, hissetmek daha doğru bir tanım olur.]
[Ah, öyle mi... Eh?]
Düşüncelerimi yüksek sesle söylemedim, değil mi? Bu çocuk bir esper mi?
[Hahaha, düşüncelerin yüzünden kolayca anlaşılıyordu, biliyor musun?]
[Ugh...]
[Ah, pardon pardon. Dalga geçmek istemedim. Aksine, böyle çocukları severim.]
Yüz ifadesinin değiştiğini görünce, çocuğun sevimli bir ifadeyle gülümsediğini fark edince biraz rahatladım. Ama ifadesi ve görünüşü ne kadar genç olursa olsun, sesi ve çevresindeki hava, bir çocuk için tuhaf biçimde olgun hissettiriyordu.
[Her neyse... Görünüşümün aksine, senden birkaç yüz yıl daha fazla yaşadım. Sıkıntın olursa bana güvenebilirsin~]
[... Birkaç yüz yıl mı?]
[Unn! Ah, anlıyorum, bir Şeytan'ı ilk kez mi görüyorsun? Adım Kuromueina... Kuromu da Eina da Kuro da olur, istediğin gibi hitap edebilirsin~]
Şeytan!? Az önce kendisinin Şeytan olduğunu mu söyledi? Ama insan gibi görünüyor...
[Sana boynuzumu falan mı göstermeliyim? Tamam, peki ya bu nasıl!?]
[Neden boynuzun burnunda ya!?]
[Fufufu, diğer dünya hakkında hala çok şey biliyorum! Yalan söylediğinde boynuzların uzadığına dair bir hikaye yok mu? Onun gibi bir şey!]
[Hayır, o hikayede uzayan şey burun be...]
[Arya?]
Nasıl yaptığını bilmiyorum ama uzayan boynuzuna o kadar güvenerek geldi ki refleks olarak lafı yapıştırdım. Kuromueina adlı Şeytan, alaycı bir gülümsemeyle boynuzunu geri çekti. Ardından yine aynı gülümsemeyle konuşmaya devam etti.
Kuro'nun öteki dünya hakkındaki bilgisinin biraz yarım yamalak olduğu anlaşıldı, diğer Kahramanlardan duyduğu bazı şeyler vardı ve öyle görünmese de, uzun zamandır yaşıyordu.
Masum bir gülümsemeyle ağzıma bir baby castella[1] uzattı. Tanıdık, yumuşak tatlılık ağzımda yayıldı ve bir şekilde beni sakinleştirdi.
Benim bu halimi gören Kuro neşeyle güldü ve baby castellalarını yerken konuşmaya devam ettik.
[Peki ne oldu, Kaito-kun? Az önce bakışların sürekli etrafta dönüyordu...]
[Ah, yol arkadaşımdan ayrıldım... Eve nasıl döneceğimi de bilmiyorum. Doğru! Kuro, Düşes Albert'in Malikanesi'nin nerede olduğunu biliyor musun?]
[Hmm... Üzgünüm, bu ülkede yaşamıyorum, o yüzden bilmiyorum.]
[Öyle mi...]
[Evet, ama sorun değil. Ayrı düştüğün kişiyi bulmana yardımcı olabilirim.]
[Eh!?]
Biraz moralim bozukken bana neşeli bir gülümseme gönderen Kuro, elini tekrar paltosunun cebine soktu ve üzerinde siyah bir mücevher bulunan bir kolye çıkardı.
[Al, bunu sana vereceğim! Al ve ayrı düştüğün kişiyi düşünmeye çalış.]
[Eh? Ah, tamam.]
Söylendiği gibi kolyeyi avucuma koydum ve Lunamaria-san'ı düşününce... Mücevherden siyah bir ışık çizgisi oluşup uzadı.
[V-Vay!?]
[O ışığı takip edersen bulursun. O kolye Arama Büyüsü içeriyor~]
[Ah, teşekkürler! A-Ama, bu... Bunu almamda bir sorun yok mu?]
[Ahaha, sen hala gençsin, bu kadar çekingen olmana gerek yok. İhtiyaç anında birbirimize yardım etmeliyiz!]
[Genç mi... Sadece görünüşüne bakılırsa, benden daha genç görünüyorsun, Kuro...]
[Ah, şimdi sen söyleyince öyle olabilir.]
Konuşurken Kuro'nun gülümsemesiyle rahatladım ve defalarca teşekkür ettim. Bu gerçekten çok yardımcı oldu. Sayesinde eve bir şekilde dönebileceğimi düşünüyorum.
Tekrar teşekkür ettikten sonra, Kuro gülerek endişelenmeme gerek olmadığını söyledi ve ben veda etmek üzereydim ki aklıma bir soru geldi.
[...Bu arada, Kuro. Erkek misin, kız mısın?]
[Ben mi? Her ikisi de olabilir. Ama şu anda kızım.]
[...Şeytanların cinsiyetlerini özgürce değiştirebilmeleri normal mi?]
[Hayır. Şeytanlar arasında farklar var. İnsanlar gibi erkek ve kadın olanlar var, üremeyenler ve cinsiyet kavramının kendisi olmayanlar, bir de benim gibi istedikleri şeye dönüşebilenler var~]
[Huh… Ne kadar gizemli.]
Düşündüğüm gibi, benim sağduyum bu dünyada geçerli değil. Ah, doğru, Lunamaria-san da beni arıyor olmalı. Onunla bir an önce buluşmam lazım.
[Her neyse, çok teşekkürler!]
[Önemli değil~ Fırsat bulduğumuzda tekrar konuşalım.]
[Evet.]
[Görüşürüz, Kaito-kun.]
Masum bir gülümsemeyle el sallayan Kuro'ya tekrar teşekkür ederek, kolyeden uzanan siyah ışığı takip edip meydandan ayrıldım.
Sevgili Anne, Baba ---- Öteki dünyada kayboldum ve biri bana yardım etti. Çocuksu ama olgun, bilgisiz ama bilge, ne olup bittiğini hiç anlamıyor gibi görünebilir, ama içimde bir güven hissi uyandırıyor. Ve ben ---- böyle gizemli bir Şeytan ile tanıştım.
Güneş yavaş yavaş batarken, çeşme meydanında. Genç adamı gözden kaybolana kadar uğurlayan küçük Şeytan'ın arkasından sessiz bir ses yükseldi.
[Sizi almaya geldim, Kuromu-sama.]
[Hm? Hazırlıklar tamam mı?]
[Evet. "Symphonia Krallığı'nın Kralı" bekliyor.]
[Anlaşıldı. Öyleyse gidelim.]
Hiç yoktan beliren simsiyah zırhlı şövalyenin sözlerini duyan Şeytan, sessizce yürümeye başladı.
[…Keyfiniz yerinde gibi görünüyor, yanlış mıyım?]
[Hm. Az önce çok ilginç bir "Jhapon" ile tanıştım.]
[... Kahramanın rolünü üstlenen kişinin kalede olduğunu duydum ama...]
[Bu, onun yanlışlıkla çağrıldığı anlamına gelmez mi? Bu yüzden de bana buraya kadar gelmemi ve vaktim varsa yüzümü göstermemi istediler belki de.]
[Anlıyorum.]
[Eh, benim açımdan, onunla tanıştığıma memnunum~]
Yanında bir şövalye, masum bir gülümsemeyle yürüyen küçük bir gölge. Baby castellasını iştahla yerken görünüşü onu bir çocuk gibi gösteriyordu, ama geleceği sessizce izleyen altın gözlerinde belirgin bir asalet vardı.
- [1] ↑küçük yuvarlak Japon kekleri
Bu bölüme tepkin neydi?





